Onu baştan sona ele geçiren bu şiddetli duyumsamalardan kurtulmak için gözlerini başka yere çevirmeye, dikkatini başka bir yere vermeye çalıştı. Sağda gözüne bir kürsü ve yine pek alışılmadık bir manzara çarptı. Bu seferki manzara çok daha mütevaziydi ama yine de dikkate değerdi. Bu sefer ortaçağdan fırlamış... hayır, hayır... ortaçağdan zarif ve sessiz adımlarla yürüyerek çıkmış gibi duran bir rahibe vardı karşısında. Kürsü yakutlar ve zümrütlerle süslenmişti ama rahibeye benzeyen bu kadının sakin ve derin bakan gözleri, olağandışı bir mütevazilikle ışıyordu. “Ortaçağın tüm işkencelerinden, insanlığın tüm çirkinlikleri ve vahşetinden saçlarımın bozulmasına izin vermeden geçtim,” der gibiydi ve bunun kibirle ilgisi yoktu. Oysa kibirli olmayı hak edecek kadar güzel bir kadındı da. Uzun, hafif dalgalı, kestane rengi saçları, üstüne örttüğü ipek şalın altından tüm canlılığıyla parlıyor, ay taşlarıyla süslü gümüş kolyesi teninin göründüğü tek yer olan göğüslerinin ortasından aşağıya doğru davetkar biçimde akıyordu. Gözleri değişen kahve tonlarında sıcak sıcak ışıldayan bu kadın, şefkatle dolu cinselliğin vücuda gelmiş haliydi. Görür görmez onu sevdi.
16 Nisan 2019 Salı
alıntılar I
25 Ekim 2018 Perşembe
Rüzgarlı bir gün
Sürekli yaklaşan bir sonun felaket tellalı tüm rüzgarlar. Hep bir ölüm döşeğinde yaşıyoruz. Ne yazsak anlamsız. Ne söylesek boş. Hava da bir acayip zaten. Sanki ruhlarımız buharlaşıp bulutlara karıştı, öbek öbek açık koyu bulutlar altında hep bir yağmur beklentisi... Yağmur ruhlarımızı geri verecekmiş gibi.
Önce nişanlıyı kaybettik, sonra dünyayı. Zamanın ruhu bile yok artık. O da bulutlara karıştı. Daha önce merakla baktığımız, her köşesinde bir sırrın varlığını hissettiğimiz dünya tüm boyutlarından sıyrıldı ve dümdüz önümüze uzandı. Biz dediğimiz içimizdeki seslerdi zaten uzun zamandan beri. Sonra daha kötüsü oldu: Biz "ben"e geriledi, "ben" hiçe.
O sabah tuhaf bir hafiflikle uyandı herkes. Bu hafifliğin ağırlıkla hiçbir ilgisi yoktu. Kütlede bir değişim değildi hissettikleri. Daha ziyade yeryüzü, çekim kuvvetini üzerlerinde kullanacak kadar ciddiye almıyordu onları artık sanki. Kıyamet denilen şey böyle sessizce, onlara aldırmadan geldi geçti...
Önce nişanlıyı kaybettik, sonra dünyayı. Zamanın ruhu bile yok artık. O da bulutlara karıştı. Daha önce merakla baktığımız, her köşesinde bir sırrın varlığını hissettiğimiz dünya tüm boyutlarından sıyrıldı ve dümdüz önümüze uzandı. Biz dediğimiz içimizdeki seslerdi zaten uzun zamandan beri. Sonra daha kötüsü oldu: Biz "ben"e geriledi, "ben" hiçe.
O sabah tuhaf bir hafiflikle uyandı herkes. Bu hafifliğin ağırlıkla hiçbir ilgisi yoktu. Kütlede bir değişim değildi hissettikleri. Daha ziyade yeryüzü, çekim kuvvetini üzerlerinde kullanacak kadar ciddiye almıyordu onları artık sanki. Kıyamet denilen şey böyle sessizce, onlara aldırmadan geldi geçti...
29 Haziran 2018 Cuma
mesafenin açıları
Ben parmaklarımı Galata Kulesi'ne doladım,
sen elini Haydarpaşa Garı'na dayadın,
mesafemizin küçülen açısında İstanbul'un bilinçdışı.
Balıklar martılarla çay içiyor,
gök denize dönmek istiyor,
deniz göğün baskısıyla ağırlaşıyor.
Bir tek sen, ben, bir de boğazın dibindeki cesetler olup bitenin farkında.
Sonra bir uğultu sarıyor boğazı,
burnumun direğini sızlatan uğultuda
yalnızca senin "leşçil!" çığlığını duyuyorum.
Sonsuzca küçülerek hayal-etimin içine düşüyorum.
Leş acı, leş tatlı, leş hayalimin eti...
Leşle beslenerek yaşamı dolgunlaştırıyorum.
Dolgunlaştıkça göğün baskısı azalıyor,
deniz hafifliyor,
balıklar çay faslından denize dönüyor.
Galata Kulesi büyüyor,
parmaklarım kanıyor,
artık seni görmüyorum.
Kulenin altında kendime bir çay söyleyip
mesafemizin büyüyen açısında dolgunlaşan yaşamı
ve her şeyi yok edecek bir felaketten paçayı nasıl sıyırdığımı
tuhaf bir hafiflikle duyumsuyorum.
O uğultuda bir hakaret değil, bir öneri buldum.
Bana leş yemeyi önerip yaşamı dolgunlaştırmamı sağladığın için
sana minnet duyuyorum.
Hepsi bu.
Havada yalnızca kimyasal bileşiminin kokusu var artık,
deniz iyot, balık sağlık, İstanbul hafif.
Boğaza bakınca cesetleri değil, suyu görüyorum.
Ama hala
şu martılara bir mesafe koymalı diye düşünüyorum.
sen elini Haydarpaşa Garı'na dayadın,
mesafemizin küçülen açısında İstanbul'un bilinçdışı.
Balıklar martılarla çay içiyor,
gök denize dönmek istiyor,
deniz göğün baskısıyla ağırlaşıyor.
Bir tek sen, ben, bir de boğazın dibindeki cesetler olup bitenin farkında.
Sonra bir uğultu sarıyor boğazı,
burnumun direğini sızlatan uğultuda
yalnızca senin "leşçil!" çığlığını duyuyorum.
Sonsuzca küçülerek hayal-etimin içine düşüyorum.
Leş acı, leş tatlı, leş hayalimin eti...
Leşle beslenerek yaşamı dolgunlaştırıyorum.
Dolgunlaştıkça göğün baskısı azalıyor,
deniz hafifliyor,
balıklar çay faslından denize dönüyor.
Galata Kulesi büyüyor,
parmaklarım kanıyor,
artık seni görmüyorum.
Kulenin altında kendime bir çay söyleyip
mesafemizin büyüyen açısında dolgunlaşan yaşamı
ve her şeyi yok edecek bir felaketten paçayı nasıl sıyırdığımı
tuhaf bir hafiflikle duyumsuyorum.
O uğultuda bir hakaret değil, bir öneri buldum.
Bana leş yemeyi önerip yaşamı dolgunlaştırmamı sağladığın için
sana minnet duyuyorum.
Hepsi bu.
Havada yalnızca kimyasal bileşiminin kokusu var artık,
deniz iyot, balık sağlık, İstanbul hafif.
Boğaza bakınca cesetleri değil, suyu görüyorum.
Ama hala
şu martılara bir mesafe koymalı diye düşünüyorum.
3 Kasım 2017 Cuma
1.
Tekdüzeliğin ağırlığı en çok bu sahil kasabasında
hissediliyordu, öyle ki yerçekimi boyun eğerek yerini bu ağırlığa
bırakmıştı. Boyun eğmek lafın gelişi-insanın görüşü tabi; aslında yalnızca, sanılanın aksine değişmez olmayan doğa kanunlarının olağanüstü koşullar altında
eğilip bükülmesi söz konusuydu. Bu küçük kasaba, dünyanın kütle kuvvetini dahi
kendi merkezine çekebilecek kadar güçlü bir tekdüzelik ivmesi üretiyordu, dünya
da onu kendi kuvvet alanından ayırıp bağımsız kılarak kendini koruyordu sadece.
Yani dünyayla bu kasaba arasında bir kuvvet çatışması değil, bir kuvvet
ayrışması yaşanıyordu. Kuvvetler de sanılanın aksine her zaman çatışmazlar.
Birbirlerinin içine girer, çıkar, kopar, kesilir, ayrışırlar. Hatta kuvvetlerin
en çok yaptığı şeydir ayrışma. Ama bütünleştirmeyi huy haline getirmiş insan
duyularının gözlemleyemeyeceği boyutlarda gerçekleşir bu genelde. O yüzden
varlığına inanılmaz. Bu kasabada da inanılmıyordu. Zaten fiziksel kuvvetler de
kahvede herhangi bir zamanda konuşulmuş bir konu olmamıştı.
Kasabada yaşayan insanlar durumlarının istisnailiğinin
farkında değildi, çünkü pratikte onlar için değişen pek bir şey yoktu. Yalnızca
nadir de olsa dışarıdan gelen insanları gördüklerinde onlara kıyasla oldukça
tıknaz ve eciş bücüş olduklarını fark etmeleri beklenebilirdi, ama bu da gerçekleşmiyordu
çünkü kasabalılığın kazandırdığı doğal algı için tuhaf olan her zaman dışarıdan
gelenlerdi. Dışarıdan gelenlerse kasaba sınırlarından girer girmez önce bir ağırlık
altında sersemliyor, sonra bunun deniz-güneş-kum üçlüsünün yarattığı tatil
atmosferinden kaynaklandığını düşünüp fazla sorgulamıyorlardı. Kaldıkları süre
de kısa olunca bu olağanüstü olayın her an gerçekleştiğinin herhangi biri
tarafından fark edilmesi mümkün olmuyordu.
Ahmet de doğma büyüme buralıydı ama kendini bildi bileli onu
çevresinden ayıran bir şeyler vardı. Hemen göze çarpan farklılığı diğerlerine
kıyasla güzel olmasıydı. Ne diğerleri gibi tıknazdı, ne de eciş bücüş. Hatta durgun
bir göl gibi sakin bir hüzünle parıldayan gri gözleri, çıkık elmacık kemikleri,
tam ortada boyun eğmeyen bir asaletle duran hafif kemerli burnu ve ince çizgilerden oluşan
yara gibi ağzıyla yüzü oldukça etkileyici sayılabilirdi. Yüzünden aynı anda hem
hüzün hem huzur akıyor, bir yandan da alttan alta durdurulamaz bir kaynaşma
okunuyordu. Ama tabi dünyanın en olağanüstü olağanlığının yaşandığı ve şiirin
tanınmadığı bu kasabada büyüdüğü için kendinde ancak bir tuhaflık, bir
uyumsuzluk hissedebiliyordu. İçinde onu iten, harekete geçiren bir şeyler vardı
ama dünyasında buna karşılık gelen hiçbir hareket yoktu. Sürekli içten içe
kaynıyor ama bir şey yapamıyordu. Aslında her şey tekdüzeliğin kuvvetinin içine
sızan başka kuvvetlerin etkisinden kaynaklanıyordu.
Dünyalar – bu kasaba da bu anlamda bir dünyaydı - kendi
bütünlüklerini korumak için savaşırken evrenlerin savaşının doğası bambaşkadır.
Mesela dünya kendi bütünlüğünü korumak için bu kasabaya kuvvetsel bağımsızlığını
vermiş, bu da bu kasabanın kendi bütünlüğünü oluşturmuştu. Dünyaların savaşları
çok karmaşık değildir. Biri diğerini yok eder veya biri ötekinden ayrılır veya
biri başkasıyla birleşir... Hangi dünyanın ne yaptığını takip etmek kolaydır
çünkü kuvvetsel bütünlüklerini, yani kimliklerini ya da kendilerine has
renklerini yok olana kadar korurlar. Ama evrenlerin savaşında kuvvetler
dönüşüme uğrar, karmaşıklaşır, içsel olarak çoğalır, yani lafın gelişi-insanın
görüşü olgunlaşırlar. Dünyalar düzeyinde bazı savaşlar biter, başka savaşlar
başlar ama evrenler düzeyinde başı sonu, içi dışı, ucu bucağı olmayan tek bir
savaş söz konusudur.
İşte Ahmet’in içine çocukluğunda kimbilir hangi yolla sızmış
olan da bu evrenler savaşının kimbilir hangi kuvvetleriydi. Belki bir gece
evinin bahçesinde yıldızlı gökyüzüne bakarken çarpılmıştı onlara, belki gözleri
gri olduğundan... Bilinmez. Ama sızmışlardı bir kere ve bu sızıntı onu
kendisinden çok daha büyük ama ancak kendisi kadar gerçekleştirebildiği sonsuz
bir hareketin - bu durumda bir kıvranışın - parçası haline getirmişti. Evet, varoluşu
kelimenin tam anlamıyla bir kıvranışa dönüşmüştü o andan itibaren.
Tabi Ahmet'in aklına hiç böyle şeyler gelmemişti. Böyle
şeyleri düşünmesine de gerek yoktu zaten. Sadece bir şeyler yapmalıydı.
İçindeki hareketten kurtulmak için ona bir gerçekleştirme biçimi gerekiyordu.
Ne yapmalı diye düşünürken aklına limon ağacı yetiştirmek geldi. Bu kasabada
yetişmeyen tek türün narenciye olduğunu herkes bilirdi. Bunun asıl sebebi narenciyenin ve özellikle de limonun tekdüzeliğin ağır kuvvetini kaldıramayacak kadar hassas olmasıydı; ama tabi bitkilerin hassasiyeti mefhumu da, yaşamın yaratıcı güçlerinin izlerini taşıyan diğer pekçok mefhum gibi bu kasabanın varoluş seviyesini aşan bir şeydi. Tam da bu sebeple, yani burada yetiştirmesinin imkansız olduğu gerçeğinden yola çıkarak bir
limon ağacı dikmeyi kafasına koydu. Bu göründüğü kadar sıradan bir girişim
olmadığı için uygulama yöntemi de sıradan olmadı. Aslında işin içinde bir ağaç dikmekten çok daha büyük hesaplar, evrenlerin hesapları vardı. Bu hesaplar
hiç de insani olmayan hesaplar olduğu için, kendinden çok daha büyük bir hareketin
kurbanı olduğu için ve mantık en zayıf halinde her şeye gerekçe yaratabilen bir
güç olduğu için, işe tek katlı evinin zeminini kırarak başladı. Madem limon dışarıdaki bahçede yetişmiyordu, onu evin içine dikecek, tüm uygun koşulları oluşturacak ve meyve verene kadar gözü gibi bakacaktı.
Bütün kasabanın, hatta dünyanın geleceği bir limon ağacına
bağlıydı şimdi. Ama
limon fidanı ilk diktiği yeri, yani güney cepheli salonu sevmedi. Gördüğü
özenli bakıma rağmen bir süre sonra kurumaya başladı. Ahmet vazgeçmedi,
vazgeçemezdi. Ona, her şeyi çepeçevre saran sıradanlığın içinde zavallılığa dönüşen içsel hareketine, özünün izine, izinin duygulanımına katlanma gücü veren tek şey bu limon fidanıydı şimdi. Güneybatı cepheli odanın da zemini kırarak bu sefer fidanı oraya
dikmeyi denedi. Bu arada işi gücü bırakmış, günlerini fidanla ilgilenerek geçirmeye başlamıştı.
Annesi, kızkardeşi onun için endişeleniyor, kasabada delirdiği konuşuluyordu. O hiç umursamadı, çünkü limon ağacında kendisi de dahil kimsenin anlamadığı,
anlayamayacağı daha önemli bir şeyler vardı. Günler ayları, aylar yılları
kovalarken evin zeminindeki beton tümüyle kırılmış, duvarlar da sallanmaya
başlamıştı. Annesiyle kızkardeşi bu sırada içinde yaşanılabilirliği kalmayan evden
çıkarak dayısının yanına taşınmış, onu çok sevgili ağacıyla yalnız bırakmışlardı.
Fidan da sanki yalnızca tüm bu gayretleri boşa çıkarmamak için kendini
zorluyormuşçasına biraz büyümüştü.
Ahmet’in düşünmesine gerek yoktu demiştik ama böyle anormal bir hareketi neden yaptığını anlaması için belki de biraz düşünse iyi olurdu. Tekdüzeliğin ivmesinden kurtulmak için onu kırmalı, ondan daha büyük bir ivme yaratmalıydı. Evin zeminini kırdıkça tekdüzeliğin sonsuz hızlı hareketini kesintiye uğratıyor, kasabanın fizik kanunlarında giderek genişleyen bir çatlak yaratıyordu. Kasabayı ıraksayan dünya onu yeniden içine katmak için harekete geçmeye başlamıştı daha ilk darbede. Bu ev kasabanın dünyası için bir karadelikti. Karadeliğin merkezinde de bir limon ağacı duruyordu. Ahmet limon ağacına yaklaştıkça hafifliyor, uzaklaştıkça ağırlaşıyordu. Ağaç binbir güçlükle kök saldıkça kendi toprağının kırılgan dengesini çatlatıyordu.
Yıllar sonra bir gün, yine fidana bakarak geçirdiği
saatlerin kimbilir kaçıncısında kasabanın yeryüzü, dengesinden çatladı. Limonun kökü o fark edilemez sınıra bir anda erişmiş, kasabanın tekdüzelik ivmesi bir anlığına kesintiye uğramıştı. Açılan görünmez çatlaktan inceden bir ıslık sesi duyulmuştu.
O günden sonra Ahmet’i gören olmadı. Sanki yer yarılmış
içine girmişti. Kayboluşunu alıp başını dağlara gittiği, kasabadan ayrılıp şehre kaçtığı, kendini öldürdüğü ya da isimleri söylenmeyen üç harflilere karıştığı gibi birçok rivayet izledi. En popüler olan sonuncusuydu tabi. Arada sırada çoğu yıkılmış eski evden duyulan ince ıslık sesi
de, kasabada çocuklara bir korku hikayesi olarak anlatılan bu üç harfliler rivayetini desteklemek için kullanıldı. Oysa o belli belirsiz ıslık sesi, tekdüzeliğin kuvvetlerini alt ederek başka evrenlere giden bir kapı açan Ahmet'in iziydi yalnızca. O yok olmamıştı, hatta yok olmamayı garantiye almıştı. Bu öykü aslında bir başarı öyküsüydü, inatla özünün izini izleyip kendini oluşturan kuvvetlere karışmayı başarmanın ve böylece bir evrene dönüşerek evrenlere katılmanın öyküsü. Ve kasabalı bu öyküyü nasıl korku dolu anlatırsa anlatsın, her nesilde öykünün özünü belli belirsiz hisseden ve kasabanın tekdüzelik kuvvetlerini az çok tahrip eden birkaç güzel çocuk çıkmaya başlamıştı.
x
Etiketler:
deneme,
evrenler,
kuvvetler,
limon ağacı,
öykü,
tekdüzelik,
yeryüzü
24 Şubat 2017 Cuma
Haberci
Hep bir başlangıcın imkansızlığı, bir bitişin gerçek dışı boşluğu, bir ortanın dilsizliği...
Dilimi yuttum, ağzım şişti. Yutmak değil kesip atmak gerekiyordu demek ki... Kesip atınca yokluk acımıyor mu sanki? Kendimi içinde bulacağım o mesafeyi de kaybettim. Sadece anlamsız bir düşüş var sürekli. Başı sonu olmayan istemsiz bir hareket. Zeminsiz bir sürükleniş.
Yazmaya mecburum ama ne yazacağımı bilmiyorum. Dil her yöne doğru uzaklaşıyor, ufalanıyor, parçalanıyor, bazen eriyor, bazen sıvılaşıp akıyor parmaklarımın arasından. Bazen bakıyorum parmaklarım da onunla birlikte sıvılaşıyor, kağıda damlıyor. El bile elle tutulur değil artık. Sanki daha önce elle tutulur olduğu bir zaman vardı; çok eski, hiç yaşanmamış bir geçmiş belki... Varlığına inanmadığım anılar içinde görüyorum ellerimi. Sonra o eller bir çuvalın ağzını bağlıyor boğaz köprüsünde, çuvalı aşağı atıyor, içinde ben varım. En azından bu düşüşün bir sonu var. Az sonra karanlık ve soğuk sularda son bulacak her şey.
Ne kadar sürüyor ölmek? Endişeyle merak ediyorum. Ya o dehşette takılıp kalıyorsa insan? Leibniz bunu mu demek istemişti acaba insanların ölmeden önce ne kadarlarsa sonsuza kadar öyle kaldıklarını söylerken? Belki böyle bile dememişti. Şimdi düşerken zaman ne kadar uzuyorsa o kadar spekülasyon yapıyorum. Hala henüz olmamış, ancak olacağı kesin bir şeylerin endişesi... Ölürken bile banallikten kurtulamıyor insan. İnsanların gözlerindeki banal vahşilik örneğin; yabancılığın değil yamyamlığın banalliği. Ellerimde de aynısını gördüm çuvalımı bağlarken. Parçalanmaktan mı kaynaklanıyor bu şiddet? Bir araya gelmek için bu kadar uğraşıp toplanınca birbirini parçalamak ne demek?! Nerede bir insan topluluğu görsem korkuyorum bu yüzden. Her birinin kendine özgü bir ritüeli var. Öğütme, pişirme, salamura yapma... Hep bir çeşit parçalanmayı gerektiriyor ama. Ben hep direndim parçalanmaya. Belki de ondan sonunda kendi kendine ayrıldı ellerim benden. Parçalanmaya direnip insan dünyasında kalmayı sürdüremez kimse çünkü. İnsan dünyası da umrumda olmazdı aslında o olmasaydı. Dilimi yutmam, ellerimi kaybetmem hep onun yüzünden. Anlatmaya, onu tutmaya çalıştım. Beni parçalama diye çok yalvardım. Olmadı. Sıvı hale, gaz hale geçtim. Yine kurtulamadım. Oysa o sadece bir haberciydi. "Parçalanacaksın," dedi ve arkasını dönüp gitti. Haberciden kaynaklanıyordu haber. Haberciyi ikna etsem gerçek değişecekti. Ama o kendisinin yalnızca bir haberci olduğuna inandığından, ne onu ikna edebildim ne gerçeği değiştirebildim. Üstelik kaç zaman önce hiçbir habercinin yalnızca haberci olmadığına ikna edilemeyeceğini de öğrenmiştim. Kim bilir daha önce kaç tanesine ısrarla "haber sensin!" demiştim. Karanlık kadar ikna edici değilim ne yazık ki...
Numen oranım fazla mı kaçmış nedir? Az sonra daha önce kim bilir kaç ölüyü ağırlamış olan boğazın sularında tüm oranlarım dağılacak asla bir hayal-ete dönüşmemek üzere. Belki cıvık-mantarlara katılırım ama. Kim bilir...
Dilimi yuttum, ağzım şişti. Yutmak değil kesip atmak gerekiyordu demek ki... Kesip atınca yokluk acımıyor mu sanki? Kendimi içinde bulacağım o mesafeyi de kaybettim. Sadece anlamsız bir düşüş var sürekli. Başı sonu olmayan istemsiz bir hareket. Zeminsiz bir sürükleniş.
Yazmaya mecburum ama ne yazacağımı bilmiyorum. Dil her yöne doğru uzaklaşıyor, ufalanıyor, parçalanıyor, bazen eriyor, bazen sıvılaşıp akıyor parmaklarımın arasından. Bazen bakıyorum parmaklarım da onunla birlikte sıvılaşıyor, kağıda damlıyor. El bile elle tutulur değil artık. Sanki daha önce elle tutulur olduğu bir zaman vardı; çok eski, hiç yaşanmamış bir geçmiş belki... Varlığına inanmadığım anılar içinde görüyorum ellerimi. Sonra o eller bir çuvalın ağzını bağlıyor boğaz köprüsünde, çuvalı aşağı atıyor, içinde ben varım. En azından bu düşüşün bir sonu var. Az sonra karanlık ve soğuk sularda son bulacak her şey.
Ne kadar sürüyor ölmek? Endişeyle merak ediyorum. Ya o dehşette takılıp kalıyorsa insan? Leibniz bunu mu demek istemişti acaba insanların ölmeden önce ne kadarlarsa sonsuza kadar öyle kaldıklarını söylerken? Belki böyle bile dememişti. Şimdi düşerken zaman ne kadar uzuyorsa o kadar spekülasyon yapıyorum. Hala henüz olmamış, ancak olacağı kesin bir şeylerin endişesi... Ölürken bile banallikten kurtulamıyor insan. İnsanların gözlerindeki banal vahşilik örneğin; yabancılığın değil yamyamlığın banalliği. Ellerimde de aynısını gördüm çuvalımı bağlarken. Parçalanmaktan mı kaynaklanıyor bu şiddet? Bir araya gelmek için bu kadar uğraşıp toplanınca birbirini parçalamak ne demek?! Nerede bir insan topluluğu görsem korkuyorum bu yüzden. Her birinin kendine özgü bir ritüeli var. Öğütme, pişirme, salamura yapma... Hep bir çeşit parçalanmayı gerektiriyor ama. Ben hep direndim parçalanmaya. Belki de ondan sonunda kendi kendine ayrıldı ellerim benden. Parçalanmaya direnip insan dünyasında kalmayı sürdüremez kimse çünkü. İnsan dünyası da umrumda olmazdı aslında o olmasaydı. Dilimi yutmam, ellerimi kaybetmem hep onun yüzünden. Anlatmaya, onu tutmaya çalıştım. Beni parçalama diye çok yalvardım. Olmadı. Sıvı hale, gaz hale geçtim. Yine kurtulamadım. Oysa o sadece bir haberciydi. "Parçalanacaksın," dedi ve arkasını dönüp gitti. Haberciden kaynaklanıyordu haber. Haberciyi ikna etsem gerçek değişecekti. Ama o kendisinin yalnızca bir haberci olduğuna inandığından, ne onu ikna edebildim ne gerçeği değiştirebildim. Üstelik kaç zaman önce hiçbir habercinin yalnızca haberci olmadığına ikna edilemeyeceğini de öğrenmiştim. Kim bilir daha önce kaç tanesine ısrarla "haber sensin!" demiştim. Karanlık kadar ikna edici değilim ne yazık ki...
Numen oranım fazla mı kaçmış nedir? Az sonra daha önce kim bilir kaç ölüyü ağırlamış olan boğazın sularında tüm oranlarım dağılacak asla bir hayal-ete dönüşmemek üzere. Belki cıvık-mantarlara katılırım ama. Kim bilir...
4 Temmuz 2016 Pazartesi
çözül(eme)me
İnsanlar arasında dolaşıyorum dağlarda, ovalarda, nehir kenarlarında dolaşır gibi. Bana yol gösteren tek şey onlar. Bir haritam ya da pusulam yok. Bazen her şey o kadar net okunur oluyor ki anladığıma seviniyorum. Cin Ali kitaplarına bakar gibi... "Ali topu tut." Sonra birden her şey birbirine karışıyor, resimler yer değiştiriyorlar, birbirlerinin içine giriyorlar. Ali topu tutarken bir bakıyorum ki ne Ali var ne top. Baktığım resimde yalnızca simgeler var. Çin alfabesi gibi. Neyi ifade ettiğini bilmeden anlayamıyorsun. Ama ben bir tek Latin alfabesinden anlarım diyorum, bu sefer inadına cümle kuruyorlar. Cümle içinde olursa daha iyi anlarmışım gibi sanki. Yan yana bir sürü anlamsız simge! Arada bir el topu tutuyormuş gibi mi geldi yoksa? Bunun anlamı Ali'nin topu tutmasından başka bir şey midir? Sonra yine her şey birbirine karışıyor. Bir bakıyorum iki çöp adam ip atlıyor. "Ali ip atla!" Basit çizgilerden başka bir şey yok. Bir önceki sahne sanki hiç yaşanmamış gibi... Ali sen ne yapıyorsun, diye soruyorum. "İp atlıyorum," diyor. Kurduğu bir nesne bir yüklemden oluşan bu kısa cümle içinde sesinin tonu, vurgulaması bin kere değişiyor. Bir cümlenin bir kerede bu kadar çeşitli şekillerde söylenebiliyor olmasına şaşırıyorum. Sonra çöp adamlar yine hareket etmeye başlıyorlar. Elimdeki ilkokul kitabı sanki her baktığımda değişiyor. Ali, diyorum, bak gel anlaşalım, ipin bir ucundan ben tutayım, sen atla ya da topu tutmaktan sıkıldıysan at bana, top oynayalım ama böyle yapma, alfabeni öğret bana. Ali sürekli ben yokmuşum gibi davranıyor. Ali'ye bu yüzden mi cin diyorlar acaba? Ona cin diyen kim? O insanla bir tanışsam diyorum, belki de tüm bunların sebebini o biliyordur diye... sorarım söyler diye...
İnsanların arasında dolaşıyorum dedim ya. Soruyorum, Ali'ye niye cin diyorsunuz? Birkaç cümle kuruyorlar. Ama her cümlenin sesi kendi içinde bin parçaya bölünüyor, bozuk bir kaset dinliyorum sanki. Hepsi Ali gibi konuşuyor. Sesler, vurgular birbirine karışıyor. Hiçbir şey anlamıyorum. Şimdi o duyduğum sesler de Ali'nin bana kağıt üstünde yaptığı oyuna benziyor. Herkes bilmediğim dillerde konuşuyor ya da aslında onlarda dil diye bir şey yok belki, sadece ses çıkarıyorlar. İnsanların kafalarında dolaştıkça... buraların dolaşılacak yerler olmadığını anlıyorum. Dağlar, ovalar, nehir kenarları gibi değiller. Ayağını bir yere basamıyorsun, önünü arkanı göremiyorsun. Atomlarına ayrılmışlar gibi sanki. Bir birleşseler sudan havaya, ekmekten taşa kadar, zirvesi bulutlarla kaplı muhteşem dağlardan köpük dalgalar yapan denizlere kadar her şey olabilen bu küçük parçalar... inadına birleşmiyorlar. Boşlukta asılı bile değilim. Düşünün artık. Yalnızca boşluktayım. Her şeyin atomlara ayrıldığı bu garip yerde ben nasıl birleşik kalıyorum, diye soruyorum kendime. Ben buralarda ben olarak nasıl dolaşıyorum yani? Bir bakıyorum arkamda bir film şeridi uzanıyor binlerce karesiyle. Karelerin herbirinde ben varım ve yine o boşlukta duruyorum. Birinde gülüyor, diğerinde ağlıyorum. Etrafımda parça parça atomlar... Demek ki ne dağ olmuş, ne deniz... Bunlar hep böyle birbirlerinden ayrılarmış. Peki şimdi ne oldu da gerçek hallerini görebildim? Ya da acaba bunların hepsi bir rüya mı? Başıma bir ağrı giriyor. İşte gerçek bir şey! Başım ağrıyor. Uyanacağım herhalde, diyorum. Gözümü bir açıyorum. Boşlukta kuyruğumdaki film şeridine asılı dururken buluyorum kendimi. Dalga dalga üzerime gelen denizi, güneşin sıcaklığının kemiklerime işlediği kumsalı özlüyorum...
İnsanların arasında dolaşıyorum dedim ya. Soruyorum, Ali'ye niye cin diyorsunuz? Birkaç cümle kuruyorlar. Ama her cümlenin sesi kendi içinde bin parçaya bölünüyor, bozuk bir kaset dinliyorum sanki. Hepsi Ali gibi konuşuyor. Sesler, vurgular birbirine karışıyor. Hiçbir şey anlamıyorum. Şimdi o duyduğum sesler de Ali'nin bana kağıt üstünde yaptığı oyuna benziyor. Herkes bilmediğim dillerde konuşuyor ya da aslında onlarda dil diye bir şey yok belki, sadece ses çıkarıyorlar. İnsanların kafalarında dolaştıkça... buraların dolaşılacak yerler olmadığını anlıyorum. Dağlar, ovalar, nehir kenarları gibi değiller. Ayağını bir yere basamıyorsun, önünü arkanı göremiyorsun. Atomlarına ayrılmışlar gibi sanki. Bir birleşseler sudan havaya, ekmekten taşa kadar, zirvesi bulutlarla kaplı muhteşem dağlardan köpük dalgalar yapan denizlere kadar her şey olabilen bu küçük parçalar... inadına birleşmiyorlar. Boşlukta asılı bile değilim. Düşünün artık. Yalnızca boşluktayım. Her şeyin atomlara ayrıldığı bu garip yerde ben nasıl birleşik kalıyorum, diye soruyorum kendime. Ben buralarda ben olarak nasıl dolaşıyorum yani? Bir bakıyorum arkamda bir film şeridi uzanıyor binlerce karesiyle. Karelerin herbirinde ben varım ve yine o boşlukta duruyorum. Birinde gülüyor, diğerinde ağlıyorum. Etrafımda parça parça atomlar... Demek ki ne dağ olmuş, ne deniz... Bunlar hep böyle birbirlerinden ayrılarmış. Peki şimdi ne oldu da gerçek hallerini görebildim? Ya da acaba bunların hepsi bir rüya mı? Başıma bir ağrı giriyor. İşte gerçek bir şey! Başım ağrıyor. Uyanacağım herhalde, diyorum. Gözümü bir açıyorum. Boşlukta kuyruğumdaki film şeridine asılı dururken buluyorum kendimi. Dalga dalga üzerime gelen denizi, güneşin sıcaklığının kemiklerime işlediği kumsalı özlüyorum...
12 Şubat 2016 Cuma
karain'in hayal-etleri
Karain’in hayal-etleri
Gündüz hayal
Gece ettirler
Mağaranın karanlığı gecenin aydınlığını bastırırken
Gündüz eti hayal eder
Gece hayallerini yerler
Karain’in hayal-etleri cahildir
Bilmezler yerin yüzünün kalın olduğunu
Hayal ettir
Bilinç ten
Hayallerini yemek için eti tenden ayırıp
Yeryüzünün derisini canlı canlı yüzerler
Karain'in hayal-etleri korkaktır
Teni etten sıyırdıklarında bir bakarlar ki yoklar
Yok-lukları açlıkları demektir, dehşettir
Gündüz mağara duvarlarına korkularını çizer
Korkularıyla tenlerini kalınlaştırır
O gecenin ziyafetini böyle hazırlarlar
Karain'in hayal-etleri
Kalınlaşmış tenlerini hazmedemez kusarlar
Gündüz olur, mağara kokar
Kokunun nereden geldiğini anlamadıklarından, onu görünmez düşmanları ilan ederler
Duvarlara bu sefer vahşi savaş sahneleri çizip
O gece yiyecekleri teni de böyle kalınlaştırırlar
23 Aralık 2015 Çarşamba
muğlağa övgü
"2 üssü 2 kafasından kurtul," dedi en son, acayip bir bilimkurgu filminden çıkmış gibi duran bir sürü canlandırmayla hepimizi kısıtlayan bu kafayı anlattıktan sonra. "Dört boyutlu bir kısıtlanmışlık var herkesin kafasında. Ama bu bildiğimiz üç boyut ve dördüncü boyut olarak zamandan oluşmuyor. Her boyuta zaman işlemiş durumda zaten. Çizgilerden değil, kristallerden oluşmuş bir dört boyutlu çokgen düşün. Çizgi diye bir şey yok dünyada. İçi zamanla dolu olmayan bir şey yok."
Gözümün önünde sayısız ve çeşitli boyutlarda, uzunluklarda kristallerden oluşmuş devasa bir yapı belirdi. Oturulmak için yapılmamış barok tarzı bir tahta benziyordu. Birbirinin içine her nasıl olduysa geçmiş olan dev kristaller parlıyordu. Ama gerçekten dört boyutluydu. Tuhaf bir dört boyuttu bu, 2 üssü 2 gibi, iki boylamsal, iki enlemsel düzlem vardı. Boylamsal ve enlemsel düzlemlerin biri küçük, diğer büyüktü, ama büyük olanlar küçüklerin içinde çıkıyor, onlardan yükseliyordu. En önde gibi görünen küçük enlemsel düzlem uzamdı. Diğer küçük enlemsel düzlem kristallerin içindekiyle farklı bir yapıya sahip zamandı. Büyük olanlarsa, bilincin uzamı ve zamanı gibi geldi bana. İki tarafta devasa bir barok yapı, sert çizgileriyle tehdit edici biçimde duruyordu.
"Şimdi," dedi, "ceketini çıkar ve gidip şu yapının iki tarafına as."
"Ama bu mümkün gibi görünmüyor," dedim. "Baksana ne kadar büyük! Ceket orayı kaplamaz ki."
"Dediğimi yap."
Tedirginlikle yapıya yaklaştıkça gerçekten giderek küçüldüğünü gördüm. Burası her neresiyse perspektif oldukça farklıydı, sanki tersinden işliyordu. Yaklaştıkça küçülen yapı hala elle tutulabilecek gibi görünmüyordu. Ama bana, ceketi görünce uysallaşmış, tehdit ediciliğinden eser kalmamış gibi geldi. Ceketi normal bir sandalyenin arkasına asar gibi astım. Şaşırdıkça bunu yapmak daha da kolaylaşıyordu sanki. Garip bir şekilde şaşkınlığımın onun biçimini bozduğunu, onu küçülttüğünü, elle tutulur hale getirdiğini hissettim. Ama bu nasıl mümkün olabilirdi?
"Her şey mümkün, tek anlaman gereken de bu," dedi güven verici bir ses tonuyla. "Bu yapı insan yapısı. Tek sorun insanların bunu bilmiyor olmaları. Ona doğal bir yapıymış gibi davranmaları. O da bunlardan beslendikçe büyüyor, aşılmaz bir duvar, içinden çıkılmaz bir hapishane halini alıyor. 2 üssü 2 derken de bunu kastediyorum. Gerçek olan tek şey orada, arada var olan üs. 2'leri eklemezsen yokmuş gibi duruyor, değil mi? Oysa gerçekte olmayanlar o 2'ler. Gerçekte yalnızca bir var, bir ile üs aynı şeyler. Üs, yani kuvvet her yerde bir anlamlı yani. Bir düşün, tek başına 2 ile ne yapabilirsin? Rakamlar, içinde ancak kaybolabileceğin şeylerdir. Onlar tam olarak şeylerdir. Kendi içinde, durağan, sabit... Onları ancak bir kuvvetle hareketlendirerek canlandırabilirsin. O kuvvet de zamandan başka bir şey değildir. Ama insan aklı zamanı anlamadığı için, anladığı tek şey olan ve malzeme olarak kullanabileceği verileri seçer. Onları ayırır, parçalar, sonra parçaları birleştirir, sağlamasını bile yaparak yeniden bütünü elde ettiğini sanır. Oysa bütün parçaların basitçe yeniden birleştirilmesinde değildir. Daha parçalarken, bizzat parçalayabilme yeteneğinin kendisinde parıldayan bir şey var. Aklın hatası, parçalama işleminin kendisine kör olmasında, parçaların arasını boş sanmasındadır. Bizi hapseden de bu körlük."
Anlıyordum yavaş yavaş. Özgürleşeceğiz diye aklın kölesi olmuş, o tahtın tehdit ediciliğinden korkarak yaşıyorduk. Hareket alanımızın tümünü o taht kaplıyordu. Dışımız daralmış, dışa akıtamadığımız içimiz de boşalmıştı sanki. Oysa boş değildi içimiz, yalnızca bizi biz yapan, bir var oluşa sahip olmamızı, içimizden yaşamın geçmesini sağlayan, içimizde yaşamı üreten o kırığı akla uygun olmadığı için kapatmıştık. Her şeyi aynılaştırmak, biçimselleştirmek, kategorize etmek peşindeydi akıl, bunu da ancak kontrol edemediği o zaman kırığını kapatarak yapabiliyordu. Dünyaya hakim olmak için kendimizi feda etmiştik. Evet, her şey absürttü, yaşam denen şeyin akılla düşününce hiçbir anlamı yoktu. Tüm anlamlar en ufak bir akıl müdahalesiyle yok edilebiliyordu, demek bunlar gerçek değildi. Deli saçması! Naziler de çok akılcılardı örneğin, aklın istediği gibi hüküm sürdüğünde varacağı tek yer ölüm oluyordu doğal olarak. Oysa mucize, aklın iddia ettiği gibi her şeyin anlamsız olmasında değil, bu anlamsızlığın içinden o çok hassas anlamın doğmasındaydı. Anlamsızlığın içinde oyun oynanabilmesindeydi mucize. Oyun ancak anlam yaratarak varolabilen bir şeydi. Bir çocuk belirli bir süre için ebe olduğuna inanmazsa, diğer çocuklarla nasıl ebelemece oynardı? Aslında bu kadar basitti her şey. Mutlak anlamın olmadığını göstermekte son derece başarılı olan akıl, geçici anlamların üretimi konusunda tek kelime söyleyemiyordu. Oysa yaşam sürekli olarak geçici anlamlar yaratıyordu. Tohumdan filizlenen bitki, yumurtadan çıkan civciv, doğumlar, bu doğumlarda oluşan tekillikler olduğu sürece anlam var olacaktı. Tüm evren bir tekilllikti zaten ve akıl, kendi biçimine fazlasıyla inandığı için bunu görmekten acizdi. Deli saçması olan aklın bu fanatikliğiydi.
Her şey parçalanabiliyor evet. Tüm tekillikler dağılıyor eninde sonunda. Ama dağılıyor nasılsa diyerek tekilliklere inanmamak nasıl dehşetli bir korkaklığın ürünüdür? İnsanın kendine inancı nasıl bu kadar yok olmuş olabilir? Şimdi tüm dünyanın acı çekmesine neden olan şu din fanatikliğinin özünün burada olduğu nasıl görülmez? İnsanlar bir mutlak aramıyorlar aslında. Tanrıda buldukları şey, mutlaktan çok daha başka, çok daha değerli bir şey: Bütünlük. Bu bütünlük parçaların birleştirilmesiyle elde edilen bir bütünlük değil. Bu bütünlük, herkesin kendi içinde bulabileceği zamanın çatlağının yarattığı bütünlük. Oluşun bütünlüğü. Ama oluşun bütünlüğünü oluşun parçalarında bulamayız. Parçalara değil, parçaların arasına, ışığın sızdığı yere bakmamız gerekiyor. Oluşun bütünlüğü, Tanrı gibi bir mutlak oluşunda değil, her türlü mutlağı reddedişindedir. Tekilliklerin, yani anlamların sürekli dağılıp yeniden başka tekillikleri, başka anlamları oluşturuşundadır. Yalnızca tek bir anlamda bütündür zaman: muğlak oluşunda. İçinden doğduğumuz, içinde varolduğumuz bu muğlaklıktan neden korkuyoruz? Neden insanların aradıklarının bütünlük olduğunu, bu bütünlüğün zaten her zaman şimdi ve burada olduğunu anlamamakta diretiyoruz? Çünkü en devrimcisinden en muhafazakarına kadar herkeste bir sabitleme isteği var. Hadi muhafazakarın zaten yaşamdan yana olma iddiası yok da, devrimcinin bu ölüm istencini ne yapacağız? Ölüyoruz teker teker, üçer beşer, yüzer yüzer ve hala zamandan, oluştan korkarak kendimizi, metaya indirgediğimiz maddeye kapatıyoruz. Devasa tahtımız bizi sıkıştırıyor kenara, korkumuzdan beslenerek büyüyor ve hala bir ceketin yapabildiği şeyi yapamıyoruz. Birbirimizi temsillerle, dille anlamaya çalışıyoruz. Oysa ancak dilin kırılmalarında, kelimelerin yıkıldığı, içlerinden zamanın geçtiği yerlerde aynı oluşa katıldığımızı, aynı gökyüzünün altında olduğumuzu görebileceğimizi anlamamakta neden ısrar ediyoruz? Felsefe büyük lafların edildiği bir yer değildir. Şiir de "varoluşun estetize edilmesinden" çok başka bir şeydir. Felsefe de, şiir de, sanat da, "şen" bilim de, bizim içimizde o dehşet verici tahta dönüşmüş küçük aklımızla anlayamadığımız, göremediğimiz bir yere işaret eder. Aç kafanı, al şu ceketi at seni sıkıştıran tahtının üstüne, göreceksin ki aklının alamayacağı bir evren var, der hepsi. Aklının almaması da iyidir, kontrol edemezsin, sabitleyemezsin çünkü bu tek anlamlı oluşu. Ama oluşa katılarak oyun oynayabilir, böylece o bütünlüğü içinde hissedebilirsin. İçin-dışın yok zaten, fark iç-dış arasında ya da sen-ben arasında değil. Fark oluşun ta kendisi. Fark verili olanlar arasında, görülebilen bir yerde değil, fark muğlağın yaratımında. Herkes muğlak olana katıldığı ölçüde var. Buna ister Spinoza'nın Tanrısı de, ister Nietzsche'nin ebedi dönüşü, ister Bergson'un süresi, ister Merleau-Ponty'nin chiasm'ı... hepsi oluşun tek anlamlılığında, hepsi zamanın şimdi ve burada olan gelecek kipinde, yani mastar halinde hissedildiği ölçüde aynıdır. Büyük filozofların hiçbiri büyük laflar etmemiştir; hepsi, hissedilebilen ama dilin düzeni kırılmadan kendini açığa çıkarmayan tek gerçeğe, yani oluşa kendi varlıklarıyla işaret etmiştir. Mutlağa değil, muğlağa, muğlağın gerçek güzelliğine övgüdür hepsi. Muğlağın gerçekliğini hissedebilmek için de akla güdüyü davet etmek, arzu makinelerini akılla birlikte kuracakları hassas bir dengede çalışacak şekilde çağırmak gerekir. Akıl tek başına bir hiçtir, ancak arzuyla birlikte çalıştığında, maddesinin bilgisine arzu sayesinde sahip olduğunda üretken olabilir. Oluş da insanı ancak tek bir koşulda yanına alır: Ona inanıp, onunla birlikte kendini sürekli yaratması, sürekli oyun oynayabilmesi koşuluyla. Zaman, küçük akıllarımızla onun içini boşaltmadığımız, doğasını değiştirmeye çalışmadığımız, onu arzuyla kavrayabilmeyi başardığımız sürece hep devrimin yanındadır. Açlığını duyduğumuz bütünlük de bu kesintisiz devrimlerin üzerinde yükselir. Devrim de anlam da zaman da madde de onları mutlaklaştırmaya çalışmadığımız sürece, muğlaklıklarını sevinçle kabul ettiğimiz ölçüde gerçektirler.
Gözümün önünde sayısız ve çeşitli boyutlarda, uzunluklarda kristallerden oluşmuş devasa bir yapı belirdi. Oturulmak için yapılmamış barok tarzı bir tahta benziyordu. Birbirinin içine her nasıl olduysa geçmiş olan dev kristaller parlıyordu. Ama gerçekten dört boyutluydu. Tuhaf bir dört boyuttu bu, 2 üssü 2 gibi, iki boylamsal, iki enlemsel düzlem vardı. Boylamsal ve enlemsel düzlemlerin biri küçük, diğer büyüktü, ama büyük olanlar küçüklerin içinde çıkıyor, onlardan yükseliyordu. En önde gibi görünen küçük enlemsel düzlem uzamdı. Diğer küçük enlemsel düzlem kristallerin içindekiyle farklı bir yapıya sahip zamandı. Büyük olanlarsa, bilincin uzamı ve zamanı gibi geldi bana. İki tarafta devasa bir barok yapı, sert çizgileriyle tehdit edici biçimde duruyordu.
"Şimdi," dedi, "ceketini çıkar ve gidip şu yapının iki tarafına as."
"Ama bu mümkün gibi görünmüyor," dedim. "Baksana ne kadar büyük! Ceket orayı kaplamaz ki."
"Dediğimi yap."
Tedirginlikle yapıya yaklaştıkça gerçekten giderek küçüldüğünü gördüm. Burası her neresiyse perspektif oldukça farklıydı, sanki tersinden işliyordu. Yaklaştıkça küçülen yapı hala elle tutulabilecek gibi görünmüyordu. Ama bana, ceketi görünce uysallaşmış, tehdit ediciliğinden eser kalmamış gibi geldi. Ceketi normal bir sandalyenin arkasına asar gibi astım. Şaşırdıkça bunu yapmak daha da kolaylaşıyordu sanki. Garip bir şekilde şaşkınlığımın onun biçimini bozduğunu, onu küçülttüğünü, elle tutulur hale getirdiğini hissettim. Ama bu nasıl mümkün olabilirdi?
"Her şey mümkün, tek anlaman gereken de bu," dedi güven verici bir ses tonuyla. "Bu yapı insan yapısı. Tek sorun insanların bunu bilmiyor olmaları. Ona doğal bir yapıymış gibi davranmaları. O da bunlardan beslendikçe büyüyor, aşılmaz bir duvar, içinden çıkılmaz bir hapishane halini alıyor. 2 üssü 2 derken de bunu kastediyorum. Gerçek olan tek şey orada, arada var olan üs. 2'leri eklemezsen yokmuş gibi duruyor, değil mi? Oysa gerçekte olmayanlar o 2'ler. Gerçekte yalnızca bir var, bir ile üs aynı şeyler. Üs, yani kuvvet her yerde bir anlamlı yani. Bir düşün, tek başına 2 ile ne yapabilirsin? Rakamlar, içinde ancak kaybolabileceğin şeylerdir. Onlar tam olarak şeylerdir. Kendi içinde, durağan, sabit... Onları ancak bir kuvvetle hareketlendirerek canlandırabilirsin. O kuvvet de zamandan başka bir şey değildir. Ama insan aklı zamanı anlamadığı için, anladığı tek şey olan ve malzeme olarak kullanabileceği verileri seçer. Onları ayırır, parçalar, sonra parçaları birleştirir, sağlamasını bile yaparak yeniden bütünü elde ettiğini sanır. Oysa bütün parçaların basitçe yeniden birleştirilmesinde değildir. Daha parçalarken, bizzat parçalayabilme yeteneğinin kendisinde parıldayan bir şey var. Aklın hatası, parçalama işleminin kendisine kör olmasında, parçaların arasını boş sanmasındadır. Bizi hapseden de bu körlük."
Anlıyordum yavaş yavaş. Özgürleşeceğiz diye aklın kölesi olmuş, o tahtın tehdit ediciliğinden korkarak yaşıyorduk. Hareket alanımızın tümünü o taht kaplıyordu. Dışımız daralmış, dışa akıtamadığımız içimiz de boşalmıştı sanki. Oysa boş değildi içimiz, yalnızca bizi biz yapan, bir var oluşa sahip olmamızı, içimizden yaşamın geçmesini sağlayan, içimizde yaşamı üreten o kırığı akla uygun olmadığı için kapatmıştık. Her şeyi aynılaştırmak, biçimselleştirmek, kategorize etmek peşindeydi akıl, bunu da ancak kontrol edemediği o zaman kırığını kapatarak yapabiliyordu. Dünyaya hakim olmak için kendimizi feda etmiştik. Evet, her şey absürttü, yaşam denen şeyin akılla düşününce hiçbir anlamı yoktu. Tüm anlamlar en ufak bir akıl müdahalesiyle yok edilebiliyordu, demek bunlar gerçek değildi. Deli saçması! Naziler de çok akılcılardı örneğin, aklın istediği gibi hüküm sürdüğünde varacağı tek yer ölüm oluyordu doğal olarak. Oysa mucize, aklın iddia ettiği gibi her şeyin anlamsız olmasında değil, bu anlamsızlığın içinden o çok hassas anlamın doğmasındaydı. Anlamsızlığın içinde oyun oynanabilmesindeydi mucize. Oyun ancak anlam yaratarak varolabilen bir şeydi. Bir çocuk belirli bir süre için ebe olduğuna inanmazsa, diğer çocuklarla nasıl ebelemece oynardı? Aslında bu kadar basitti her şey. Mutlak anlamın olmadığını göstermekte son derece başarılı olan akıl, geçici anlamların üretimi konusunda tek kelime söyleyemiyordu. Oysa yaşam sürekli olarak geçici anlamlar yaratıyordu. Tohumdan filizlenen bitki, yumurtadan çıkan civciv, doğumlar, bu doğumlarda oluşan tekillikler olduğu sürece anlam var olacaktı. Tüm evren bir tekilllikti zaten ve akıl, kendi biçimine fazlasıyla inandığı için bunu görmekten acizdi. Deli saçması olan aklın bu fanatikliğiydi.
Her şey parçalanabiliyor evet. Tüm tekillikler dağılıyor eninde sonunda. Ama dağılıyor nasılsa diyerek tekilliklere inanmamak nasıl dehşetli bir korkaklığın ürünüdür? İnsanın kendine inancı nasıl bu kadar yok olmuş olabilir? Şimdi tüm dünyanın acı çekmesine neden olan şu din fanatikliğinin özünün burada olduğu nasıl görülmez? İnsanlar bir mutlak aramıyorlar aslında. Tanrıda buldukları şey, mutlaktan çok daha başka, çok daha değerli bir şey: Bütünlük. Bu bütünlük parçaların birleştirilmesiyle elde edilen bir bütünlük değil. Bu bütünlük, herkesin kendi içinde bulabileceği zamanın çatlağının yarattığı bütünlük. Oluşun bütünlüğü. Ama oluşun bütünlüğünü oluşun parçalarında bulamayız. Parçalara değil, parçaların arasına, ışığın sızdığı yere bakmamız gerekiyor. Oluşun bütünlüğü, Tanrı gibi bir mutlak oluşunda değil, her türlü mutlağı reddedişindedir. Tekilliklerin, yani anlamların sürekli dağılıp yeniden başka tekillikleri, başka anlamları oluşturuşundadır. Yalnızca tek bir anlamda bütündür zaman: muğlak oluşunda. İçinden doğduğumuz, içinde varolduğumuz bu muğlaklıktan neden korkuyoruz? Neden insanların aradıklarının bütünlük olduğunu, bu bütünlüğün zaten her zaman şimdi ve burada olduğunu anlamamakta diretiyoruz? Çünkü en devrimcisinden en muhafazakarına kadar herkeste bir sabitleme isteği var. Hadi muhafazakarın zaten yaşamdan yana olma iddiası yok da, devrimcinin bu ölüm istencini ne yapacağız? Ölüyoruz teker teker, üçer beşer, yüzer yüzer ve hala zamandan, oluştan korkarak kendimizi, metaya indirgediğimiz maddeye kapatıyoruz. Devasa tahtımız bizi sıkıştırıyor kenara, korkumuzdan beslenerek büyüyor ve hala bir ceketin yapabildiği şeyi yapamıyoruz. Birbirimizi temsillerle, dille anlamaya çalışıyoruz. Oysa ancak dilin kırılmalarında, kelimelerin yıkıldığı, içlerinden zamanın geçtiği yerlerde aynı oluşa katıldığımızı, aynı gökyüzünün altında olduğumuzu görebileceğimizi anlamamakta neden ısrar ediyoruz? Felsefe büyük lafların edildiği bir yer değildir. Şiir de "varoluşun estetize edilmesinden" çok başka bir şeydir. Felsefe de, şiir de, sanat da, "şen" bilim de, bizim içimizde o dehşet verici tahta dönüşmüş küçük aklımızla anlayamadığımız, göremediğimiz bir yere işaret eder. Aç kafanı, al şu ceketi at seni sıkıştıran tahtının üstüne, göreceksin ki aklının alamayacağı bir evren var, der hepsi. Aklının almaması da iyidir, kontrol edemezsin, sabitleyemezsin çünkü bu tek anlamlı oluşu. Ama oluşa katılarak oyun oynayabilir, böylece o bütünlüğü içinde hissedebilirsin. İçin-dışın yok zaten, fark iç-dış arasında ya da sen-ben arasında değil. Fark oluşun ta kendisi. Fark verili olanlar arasında, görülebilen bir yerde değil, fark muğlağın yaratımında. Herkes muğlak olana katıldığı ölçüde var. Buna ister Spinoza'nın Tanrısı de, ister Nietzsche'nin ebedi dönüşü, ister Bergson'un süresi, ister Merleau-Ponty'nin chiasm'ı... hepsi oluşun tek anlamlılığında, hepsi zamanın şimdi ve burada olan gelecek kipinde, yani mastar halinde hissedildiği ölçüde aynıdır. Büyük filozofların hiçbiri büyük laflar etmemiştir; hepsi, hissedilebilen ama dilin düzeni kırılmadan kendini açığa çıkarmayan tek gerçeğe, yani oluşa kendi varlıklarıyla işaret etmiştir. Mutlağa değil, muğlağa, muğlağın gerçek güzelliğine övgüdür hepsi. Muğlağın gerçekliğini hissedebilmek için de akla güdüyü davet etmek, arzu makinelerini akılla birlikte kuracakları hassas bir dengede çalışacak şekilde çağırmak gerekir. Akıl tek başına bir hiçtir, ancak arzuyla birlikte çalıştığında, maddesinin bilgisine arzu sayesinde sahip olduğunda üretken olabilir. Oluş da insanı ancak tek bir koşulda yanına alır: Ona inanıp, onunla birlikte kendini sürekli yaratması, sürekli oyun oynayabilmesi koşuluyla. Zaman, küçük akıllarımızla onun içini boşaltmadığımız, doğasını değiştirmeye çalışmadığımız, onu arzuyla kavrayabilmeyi başardığımız sürece hep devrimin yanındadır. Açlığını duyduğumuz bütünlük de bu kesintisiz devrimlerin üzerinde yükselir. Devrim de anlam da zaman da madde de onları mutlaklaştırmaya çalışmadığımız sürece, muğlaklıklarını sevinçle kabul ettiğimiz ölçüde gerçektirler.
29 Kasım 2015 Pazar
ağırlığın kipinde
"hiç kapatılmamış tırnak işaretleri parantezler içinde yaşı(yoruz
noktalarımız virgüllerimiz yok
ve'lerimiz ile'miz ya da'larımızın hepsi buharlaşmış
duru durağı olmayan tek özneli çok fiilli cümleler içinde savrul(uyoruz
özne mutlak güç kılını kıpırdatmaz
fiiller mastar halinden uzak
hep mıştır'lı miştir'li
hep yüksek bir merciden belirlenmiş
hep olan olmuş
hep artık geçmiş
fiiller mastar halinden uzak
hep mıştır'lı miştir'li
hep yüksek bir merciden belirlenmiş
hep olan olmuş
hep artık geçmiş
şiir performansa indirgenmiş
performans yapış yapış sesinden sahtelik akan cdlere
sloganlar zaten ne-alırsan-bir-milyonculardaydı hep
isyanımızın bile etiketi var üstünde
etikette hep bir çin malı ibaresi
isyanımızın bile etiketi var üstünde
etikette hep bir çin malı ibaresi
dilin hali buyken
düşmanca tırmalıyor etimizi sessizlik
isyan olup akamıyor
isyan olup akamıyor
aka-ma-mıştır kipi çöküyor tüm ağırlığıyla yaşamın üstüne
sadece tırmala, akama, çök'ün mastar hali halimiz
ölümün mastar haline yaşam denen bu zamanlarda
ağırlığın mastar hali biz
hep ölümün kipi olan ağırlığın içindeyiz...
ağırlığın mastar hali biz
hep ölümün kipi olan ağırlığın içindeyiz...
21 Mayıs 2015 Perşembe
Hegel ile Nietzsche'yi birlikte (bölük pörçük) okumak: Bestimmung'dan Hohe Stimmung'a çeşitli notlar (I)
Genel olarak Hegel konusunda çok kısıtlı olan anlayışımı aldığım bölük pörçük notlarla özetleyeyim önce - Giovanni tarafından Hegel'in Mantık Bilimi kitabı için yazılmış olan önsözden yararlanarak edindiğim kısıtlı anlayış...
Hegel'in önsözünü okurken ilk dikkatimi çeken şey Nietzsche'nin de kullandığı bir sözcük olan Stimmung oldu. Giovanni, Bestimmung'un Almanca'da "belirlenim" ve "çağrı" (anlamı yazgı, misyon, kabiliyet vs. ama aynı zamanda tonalite, ton, ses, iddia, istem vs. şeklinde çeşitlenebiliyor) anlamına geldiğini söylüyor ve ekliyor, "bu da, "varlık" ve "yokluğun" bir belirlenim çağrısı olduğu anlamına gelir: o çağrı onların belirlilikleridir. Veya bir akıl alanı imajına geri dönecek olursak, "varlık" ve "yokluk" birlikte bir keşif alanını tanımlarlar. [...] Yani bu anlamda, içeriklerinin dolaysızlığı, yani içeriksiz oluşları konusunda irrasyonel hiçbir şey yoktur."
Giovanni Hegel'in "oluş"u ilk bağımsız kategori olarak aldığını, "varlık" ve "yokluk" kavramlarının yalnızca "oluş"un soyutlayıcı anları olduğunu söylüyor. Yani Giovanni'ye göre Hegel, "oluş"a "varlık" karşısında bir öncelik tanıyor. "İrrasyonelliğin kaynağı "oluş" değil, daha ziyade "varlık"a kendi başına, "yokluk"tan ve ikisinin [varlık ve yokluğun] matrisi olan "oluş"tan yapılan bir soyutlama olarak muamele etme çabasıdır."
Bu, yalnızca düşmanlarından öğrendiğimiz Hegel figürüne neredeyse tümüyle karşıt bir duruş gibi göründüğü için şaşırtıcı oldu, ancak "irrasyonellik" teriminin de kullanıldığını not ederek devam edelim.
Giovanni'ye göre Mantığın gelişimi şu şekilde gerçekleşiyor:
1- "Tam olarak "oluş halinde" alındığında, varlık önce rapsodik olarak, yani niteliksel olarak bir "ne"de belirlenebilir, ardından başka bir "ne"de belirlenir ve bu şekilde devam ederken her bir "ne" asla tanımlayıcı [kesin] herhangi bir şeyi oluşturmaz. Mantıksal problem bu "neleri" bir arada tutmak, onlardan bir söylem yaratmaktır - aslında, oluş içinde mümkün olan ilk ve daha iyi çizilmiş bir birlik tanımı vermektir."
Birlik tanımlama isteğini de not edelim.
Giovanni, sonraki hareketi, kavramsal vurgunun bu "şeyin" "neliğinden", kendinde kalması, devamlılığı, yani süresi üzerine geçmesi olarak tanımlıyor. Böylece nitelikten niceliğe geçiş sağlanıyor. "Bu söylemin gerçekliği veya varlığın daha belirli kavramı ki bu da konusu oluyor, "nicelik" kategorilerine göre tanımlanıyor."
2- "Bu kategoriler, "nicelik" olarak "quantum" ve "ölçü"ye bölünüyor. Nicel olarak varlığın hem sürekli hem de ayrı parçalar olarak alınabilecek parçalardan oluştuğu söyleniyor. Bu parçalara "quanta" deniyor. Niteliksel hareket içinde olan "qualia"lar da aslında tam olarak bu nicelikselliğe geçişi sağlayan şeyler olmuştu. Ancak buradaki fark, bir varlığın belirlenimi için "nicelik" içinde en önemli olan şeyin, bu oyunun oynanma kuralı olmasıdır. Doğru: Dışsal hesaplamalara tabi tekil terimler olarak ele alındıkları ölçüde varlığı oluşturan "quanta", hesaplama amacıyla teker teker alınabilmesi için hala niteliksel olarak belirlenmiş olmalıdır. Yani, dolaysız olarak varsayılmalıdır." Böylece özsel olmayan bir seviyeye düşüyor çünkü kendine yalnızca nicelik diyalektiğinin sonucu olarak dönen, kendine gelen bir kategori oluyor.
Aslında bu çerçevede, yani Nietzsche çerçevesinde bu kısmı çok fazla uzatmaya gerek yok. Ancak bu noktayı, Bergson ve Hegel çerçevesindeki başka bir yazı için not alıp asıl konumuza geri dönelim.
Hegel, tekil terimler olarak "quanta"nın hala dolaysız bir niteliksel belirlenime sahip olduğunu söylüyor ancak önemli olanın, bu "quanta"nın içsel olarak herhangi bir dışsal müdahaleye direnç gösteren "ölçüsü" olduğunu belirtiyor Giovanni'ye göre. Bu dirençten dolayı nesnellikleri [objectivity] başka bir formel kendi içindelik, "kendi-içinlik" seviyesi kazanıyor. Giovanni, buna uygun olarak Hegel'in "ölçü" ile birlikte "niteliğe" bir dönüş olduğunu söyleyebildiğini belirtiyor, ancak ona göre bu dönüş büyük bir farkla gerçekleşiyor: Ölçünün içine giren terimlerin niteliksel farkları [ölçü için] bir kayıtsızlık konusu haline geliyor. Yani ölçü formunda, "varlığın" "nitelik" olarak sahip olduğu belirlilik "nicelik" tarafından yutuluyor ve "varlığın" kendisi dolayısıyla daha önce sahip olmadığı bir derinlik kazanmış oluyor. Şimdi işin içine tekrar giren "nitelik" mantıksal nesnenin sahip olduğu bu yeni derinliği temsil ediyor. Hegel'le birlikte derinlikten anlamamız gereken şey de kendi içindelik, bağımsızlık durumu. Bu aşamada, mantıksal nesne kendi olagelişinin dolaysızlığını açıkça içermeye başlamış oluyor ve bununla birlikte ileriye doğru yapılan "öze" geçiş de gerçekleşmiş oluyor.
Aslında bu kadar ileriye gitmemize gerek yoktu ancak düşüncesinin ruhunu kavramak değil belki ama, tadını biraz olsun alabilmek için biraz daha devam etmek istedik. Hegel'le birlikte hep bir rasyonalite, bir akıl alanında olduğumuzu unutmamamız gerekiyor. Giovanni'nin ısrarla belirttiği gibi söylemden hiç çıkmıyoruz. Çıkmadığımızı aklımızda tutmaya çalışırken bir yandan da hangi söylem, hangi akıl sorularını da sormadan edemiyoruz tabi.
Mantık, söylemin söylemi olarak tanımlanıyor (en azından bu önsözde). Her bir sete bir önceki set üzerinde düşünülerek gidiliyor. "İlerleme soyuttan somuta doğru oluyor, veya daha grafik biçimde söylenirse, anlaşılabilir akıl alanının ilk belirleniminden (sınırlarının çizilmesinden) onun hakkındaki tüm bir söyleme doğru." Hiçbir zaman söylemin içinden çıkmadığı için, "verili olma durumu" veya "gerçeklik" sistematik önemlerini yitiriyor, bunların yerine geçen vurgu "dolayımsızlık" oluyor. Belirli bir kategori setinin "das Rest"i, hala anlaşılır olmayan artık alanı, bir sonraki setin onu takip eden söylem türünü yöneten formun bir anı (momenti) olarak yeniden işin içine sokarak içine almak zorunda olacağı geri kalan alan, söylemin belirsizlik ölçüsü oluyor bu.
Yani, örneğin "nesnellik" derken kast edilen şey asla, genel olarak aşina olduğumuz ve akıl alanından bağımsız bir alan olarak tanımlanan şey değil. Giovanni, bunu Gegenstand ile Objekt arasındaki farkı vurgulayarak açıklıyor: Gegenstand, sadece temsil edilebilir olan konuyken (nesne), Objekt aktüel olarak temsil edilmiş konu (nesne) oluyor. Hegel'in fenomenolojisinde Objektivitat, Gegenstand'ın gerçeği, anlaşılabilir içeriğiyken,
Mantığındaysa, bir Gegenstand veya konu (veya nesne), herhangi bir Gegenstand'ın Objektivitat'ının kendisi, veya genel olarak anlaşılabilirlik olasılığı olarak ele alınıyor. Temsil veya anlaşılabilirlik alanındayız hep.
Mantığın ilerlemesindeki her ileri hareket aynı zamanda bir gerileme de, çünkü herhangi bir aşamada belirlenerek açımlanan şey, bir önceki aşamada halihazırda üstü kapalı işlemekte olan anlaşılabilirlik koşullarından, yani spesifik objektivitesini fiilen mümkün kılan koşullardan oluşuyor. Yani en sonunda, "fikrin fikrinde" tüm bu koşullar tümüyle açımlandığında, mantıksal olarak anlaşılan şey, başından itibaren deneyimde işlemekte olması gereken zihinsel tavır, rasyonalite olacak.
Buralarda daha fazla kaybolmadan Hegel'in çok bilinen belirlenim sürecine, Stimmung'a geri dönelim. Doğrusu henüz Mantığı okumaya bile başlamamışken, buna uygun bir alıntı bulmamız mümkün olmadı ama genel olarak (en kötü felsefe şekli, evet) bildiğimiz kadarıyla varlık yokluktan kendini ayırarak belirlenim kazanıyor. Diyalektik süreçte sürekli bir karşıtlık durumu söz konusu. Varlık yokluğu karşısına alıyor ve tersi vs.
Aslında burada Nietzsche'deki ruh tonalitesinin, bir Stimmung'un nasıl bir düşünce haline geldiği, yüksek bir ruh tonalitesinin yani Hohe Stimmung'un, nasıl en üstün düşünce haline geldiği konusunda Klossowski'nin maddeler halinde çıkardığı gelişim sürecine çok benzer bir resim görmekteyiz:
"a) Ruh tonalitesi bir yoğunluk dalgalanmasıdır;
b) Ruh tonalitesinin iletilebilir olması için, yoğunluğun kendini nesne olarak alması ve böylece kendi üzerine dönmesi gerekir;
c) Yoğunluk, kendi üzerine dönerek, kendini yorumlar: Ama kendini nasıl yorumlayabilir? Kendisine karşı bir denge oluşturarak: Bunun için yoğunluğun bölünmesi, kendisinden ayrılması ve yeniden birleşmesi gerekecektir; nitekim yükseliş ve düşüş anları olarak adlandırılabilen anlarda yoğunluğun başına gelen budur; bununla birlikte her zaman aynı dalgalanma söz konusudur: somut anlamıyla buna dalga diyelim (geçerken, Nietzscheci tefekkür için denizin dalgalarının görünümünün önemini anımsayalım [...]"
Nietzsche'deki yoğunluk dalgalanması Hegel'in mantığına fazlasıyla benziyor gibi görünüyor. Özellikle Nietzsche'nin diyalektiğe ve diyalektikçiye olan nefreti göz önüne alındığında bu oldukça tuhaf bir karşılaşma halini alıyor. Ancak burada "ruh tonalitesinin iletilebilirliğinden" bahsedildiğini (ki bu da başka bir yazının konusu olabilir: İletilebilirlik ne demek olabilir? Metafizikle nasıl bir ilişkisi vardır? vs.) not alıp takılmadan devam edersek, belki de en başından beri var olan Nietzscheci eğilimi Hegelci eğilimden ayırabiliriz (evet, Hegel'le birlikte rasyonelitenin değil belki ama farklı bir eğilimin - istencin - en başından beri var olduğunu söylüyoruz; ikisinin kurguları arasındaki farkı yaratan da budur bizce).
"d) Ama bir yorumlama bir anlam araştırmasını varsayar. Yükseliş ve düşüş: Bunlar adlandırmalardır,başka hiçbir şey değil. Bu yükseliş ve düşüş saptamasının ötesinde bir anlam var mıdır? Yoğunluğun yoğunluk olma dışında bir anlamı yoktur. Yoğunluğun kendi içinde hiçbir anlamı yokmuş gibi görünüyor. Anlam nedir? Ve nasıl oluşabilir? Anlamın etkeni nedir?
e) [...] eğer yoğunluğun yoğunluk olma anlamı dışında kendiliğinden hiçbir anlamı yoksa, ruhun şu veya bu tonalitesi olarak kendini anlamlandırmak olan anlamın etkeni nasıl olabilir? [...] tam da yeni bir dalgalanmanın içinde kendine dönerek! Yoğunluk bu çalkalanmanın içinde kendini yineleyerek ve kendini taklit ederek bir gösterge haline gelir;
f) Ama bir gösterge öncelikle bir yoğunluk dalgalanmasının izidir: Eğer bir gösterge anlamını koruyorsa, bunun nedeni yoğunluk derecesinin göstergeyle örtüşmesidir; gösterge, ancak, bir şekilde ilk iziyle birleşen belli bir tarzdaki yeni bir yoğunluk akımı dolayımıyla anlam ifade eder;
g) Ama bir gösterge yalnızca bir dalgalanmanın izi değildir: Aynı zamanda bir yoğunluk eksikliğini belirtebilir ve tuhaf olan şey, yalnızca bu eksikliği göstermek için burada hala yeni bir akımın gerekli olmasıdır.
[...]
İçinde yoğunluğun kendini ifade ettiği adlandırımlar, dalgaların tepesine çıkan ve orada yalnızca köpüklü kabarcıklar bırakan şekiller gibidi. Ve burada buna düşünce diyoruz: [...] anlam ancak akımla var olduğu için, gösterge yoğunluk dalgalanmasının doruk noktasına ulaşsa da, kendini üstünü örttüğü devingen uçurumlardan hiçbir zaman tam anlamıyla kurtaramaz. Her anlam, anlam üreteci Kaos'un işlevi olarak kalır."
Gayet mütevazi, öyle değil mi? Hegel'de yaşamın söylemini düşünen akıl alanı nerede, Nietzsche'de dalgalanmalara maruz kalan, yalnızca yüzeydeki geçici şekillerde kendini ifade eden akıl ve "her şeye rağmen her zaman değişken olan bir dalgalanma izinden başka bir şey olmayan gösterge olarak" "ben öznesi" nerede... Nietzsche için "ben"de kendini düşünen yaşam, ancak bir izi biçiminde oluşturuyor "ben"i... Bu izi, en yüksek dalgalanma seviyesini belirten Hohe Stimmung'u değil de belirlenim çağrısı anlamındaki Bestimmung'u gerçekliğin ilkesi olarak temele koymak... işte Nietzsche'nin diyalektik nefretinin kökü burada. Nietzsche'nin eşek, deve, cüce gibi binbir türlü şekilde ifade ettiği varlık seviyesi, yoğunluk derecesi (örneğin, diyalektiği en mutlak gerçek gibi görüp orada kalan kişi) olageliş halinin izlerinden başka bir şey olmayan artıklarını gerçeğin kendisi gibi üzerine alarak yaşam olanaklarını sınırlayan bir illüzyonu devam ettirmekten (göstergenin nasıl oluştuğunu hatırlarsak, o yoğunluk derecesindeki izi derinleştirmekten) başka bir şey yapmıyor kısaca. Yaşama karşı işlenen bu suça duyulan nefret, tüm şiddetiyle Nietzsche'de vücut buluyor... İşte Nietzsche insanı böyle harekete geçiriyor, amiyane tabirle gaza getiriyor aslında. :)
Hegel'de tüm bir evrenin adeta bir insan zihninin yansımasıymış gibi ele alındığı hissine karşı, Nietzsche'de tam tersine insan zihnine dair her şeyin tüm bir evrenin sayısız yansımalarından biriymiş gibi ele alındığı hissi uyanıyor. Aslında Hegel'e Nietzsche tarafından yapılan en önemli eleştiri de bu olsa gerek. Tepkisel kuvvetler tarafından yorumlanan bir evren. Sonuçların sebeplere dönüştürüldüğü, tümünün temeline gerçekte bir yansımadan başka bir şey olmayan düşünce imajının koyulduğu bir zihin.
Hegel'in yarattığı his baştan bir sıkışmışlık hissi, sanki bilinmesi gereken bir şeyler varmış da bilinmiyormuş hissi, çocuklukta hissedilen enigmalar gibi... Nietzsche'de de elbette sıkıntılar, acılar, buhranlar var; ancak bunlar yalnızca sonsuzca değişim içinde olan dünyada, o değişimin, sürekli oluş halinin gerçekleştiği yerde durmanın zorlu gayretinden kaynaklanıyor. Virtüelin aktüele dönüştüğü yerde durmaktan. Bir eksiklik değil, aksine bir fazlalıkla başa çıkmaya çalışmanın insanın ruhunu istila eden hali...
Yeni olanın ya keşfedildiğini söyleyeceğiz Hegel gibi ya da Nietzsche (ve Deleuze) ile birlik olup yaratıldığını savunacağız. Bir tarafta bir mutlakta birleşen bir düşünce ve nesne dünyası imajı var sanki, diğer tarafta zaten hiç ayrılmamış olan bir temel birlik, içinde kaosun kol gezdiği bir evren olarak bir birlik, tek anlamlılık anlamında bir birlik var. Daha doğrusu içi dışı olmayan bir sürecin, bir oluşun tek anlamlılığı.
Hegel söylemsel olanın dışına hiç çıkmıyoruz diyor, ama bunu derken söylemselin dışında bir gerçeğin olduğunu da ima etmiş oluyor. Kant'ın kendi-içinde-şeyi, yalnızca bir dolayımsızlık olarak Kant'ta bile hala sahip olmaya devam ettiği potansiyelini yitiriyor. Kendi içine dönen etkin kuvvet, kendi yapabileceklerinden ayrılıyor böylece. Tepkiselleşiyor. Kötü vicdanın ilk özelliğinin tanımı: "Kuvvetin içselleştirilmesi yoluyla acının çoğaltılması..."
Hegel'le sanki baştan bir ayrımı kabul ediyoruz ve bunu yalnızca dünyayı sonradan birleştirmek için, hatta bu birleşimi de yalnızca söylemsel olanın lehine yapmak için yapıyoruz... Evet, doğada başından böyle bir kapasite olmasa, sonunda da buraya gelinemezdi diyor Hegel. Ancak neden milyonlarcası arasından yalnızca bu kapasiteyi doğanın gerçek özünü ortaya çıkaracak kapasite olarak aldığı da (belki de cahilliğimizden dolayı) meçhul kalıyor bizim için. Hangi kapasite, hangi doğa, hangi özgürlük...?
Aslında tüm sorun özgürlük kavramından ortaya çıkıyor gibi görünüyor. Hegel, doğanın insan faaliyetlerinde kendini düşündüğünü ve kendine döndüğünü söylerken doğanın (hangisi?) tarafını tutuyor gibi görünüyor, bizim kafamızda muktedir bir insan figürü canlanıyor, ama bu insan figürü tam da çok aşina olduğumuz bu dünyada yükseliyor. Giderek kafası da genişliyor sanki. Sonunda yeryüzüne hapsolmuş bir ucubeye dönüyor. Oysa Nietzsche'yle birlikte başı sonu olmayan sayısız evrenlerin dans figürleri canlanıyor kafamızda. Özgürlük kendini insan olmaya hapsedip tek bir yaşama mahkum kalmak değil, tersine kendin olduğunu düşündüğün her ne varsa bir kenara bırakıp, evrenlerin müziğiyle dans etmekte... Sonsuza kadar dans edebilmek için şimdiye kadar olmuş her şey ve herkes olmakta... Sürekli dönüşmekte... Yüksek ruh tonalitesinin içeriği, yani yoğunluğunun özü bu özgürlükte saklı...
Tüm akıl oyunlarından öte bir felsefi düşünceyi doğru biçimde değerlendirmenin tek yolu size ne yaptığına bakmak aslında. Hegel okurken içiniz sıkılıyorsa, ama Nietzsche'yle birlikte içinizden masadan kalkıp açık havada kısa bir yürüyüşe çıkmak geliyorsa yanıtınızı çoktan vermişsiniz demektir.
Hegel'in önsözünü okurken ilk dikkatimi çeken şey Nietzsche'nin de kullandığı bir sözcük olan Stimmung oldu. Giovanni, Bestimmung'un Almanca'da "belirlenim" ve "çağrı" (anlamı yazgı, misyon, kabiliyet vs. ama aynı zamanda tonalite, ton, ses, iddia, istem vs. şeklinde çeşitlenebiliyor) anlamına geldiğini söylüyor ve ekliyor, "bu da, "varlık" ve "yokluğun" bir belirlenim çağrısı olduğu anlamına gelir: o çağrı onların belirlilikleridir. Veya bir akıl alanı imajına geri dönecek olursak, "varlık" ve "yokluk" birlikte bir keşif alanını tanımlarlar. [...] Yani bu anlamda, içeriklerinin dolaysızlığı, yani içeriksiz oluşları konusunda irrasyonel hiçbir şey yoktur."
Giovanni Hegel'in "oluş"u ilk bağımsız kategori olarak aldığını, "varlık" ve "yokluk" kavramlarının yalnızca "oluş"un soyutlayıcı anları olduğunu söylüyor. Yani Giovanni'ye göre Hegel, "oluş"a "varlık" karşısında bir öncelik tanıyor. "İrrasyonelliğin kaynağı "oluş" değil, daha ziyade "varlık"a kendi başına, "yokluk"tan ve ikisinin [varlık ve yokluğun] matrisi olan "oluş"tan yapılan bir soyutlama olarak muamele etme çabasıdır."
Bu, yalnızca düşmanlarından öğrendiğimiz Hegel figürüne neredeyse tümüyle karşıt bir duruş gibi göründüğü için şaşırtıcı oldu, ancak "irrasyonellik" teriminin de kullanıldığını not ederek devam edelim.
Giovanni'ye göre Mantığın gelişimi şu şekilde gerçekleşiyor:
1- "Tam olarak "oluş halinde" alındığında, varlık önce rapsodik olarak, yani niteliksel olarak bir "ne"de belirlenebilir, ardından başka bir "ne"de belirlenir ve bu şekilde devam ederken her bir "ne" asla tanımlayıcı [kesin] herhangi bir şeyi oluşturmaz. Mantıksal problem bu "neleri" bir arada tutmak, onlardan bir söylem yaratmaktır - aslında, oluş içinde mümkün olan ilk ve daha iyi çizilmiş bir birlik tanımı vermektir."
Birlik tanımlama isteğini de not edelim.
Giovanni, sonraki hareketi, kavramsal vurgunun bu "şeyin" "neliğinden", kendinde kalması, devamlılığı, yani süresi üzerine geçmesi olarak tanımlıyor. Böylece nitelikten niceliğe geçiş sağlanıyor. "Bu söylemin gerçekliği veya varlığın daha belirli kavramı ki bu da konusu oluyor, "nicelik" kategorilerine göre tanımlanıyor."
2- "Bu kategoriler, "nicelik" olarak "quantum" ve "ölçü"ye bölünüyor. Nicel olarak varlığın hem sürekli hem de ayrı parçalar olarak alınabilecek parçalardan oluştuğu söyleniyor. Bu parçalara "quanta" deniyor. Niteliksel hareket içinde olan "qualia"lar da aslında tam olarak bu nicelikselliğe geçişi sağlayan şeyler olmuştu. Ancak buradaki fark, bir varlığın belirlenimi için "nicelik" içinde en önemli olan şeyin, bu oyunun oynanma kuralı olmasıdır. Doğru: Dışsal hesaplamalara tabi tekil terimler olarak ele alındıkları ölçüde varlığı oluşturan "quanta", hesaplama amacıyla teker teker alınabilmesi için hala niteliksel olarak belirlenmiş olmalıdır. Yani, dolaysız olarak varsayılmalıdır." Böylece özsel olmayan bir seviyeye düşüyor çünkü kendine yalnızca nicelik diyalektiğinin sonucu olarak dönen, kendine gelen bir kategori oluyor.
Aslında bu çerçevede, yani Nietzsche çerçevesinde bu kısmı çok fazla uzatmaya gerek yok. Ancak bu noktayı, Bergson ve Hegel çerçevesindeki başka bir yazı için not alıp asıl konumuza geri dönelim.
Hegel, tekil terimler olarak "quanta"nın hala dolaysız bir niteliksel belirlenime sahip olduğunu söylüyor ancak önemli olanın, bu "quanta"nın içsel olarak herhangi bir dışsal müdahaleye direnç gösteren "ölçüsü" olduğunu belirtiyor Giovanni'ye göre. Bu dirençten dolayı nesnellikleri [objectivity] başka bir formel kendi içindelik, "kendi-içinlik" seviyesi kazanıyor. Giovanni, buna uygun olarak Hegel'in "ölçü" ile birlikte "niteliğe" bir dönüş olduğunu söyleyebildiğini belirtiyor, ancak ona göre bu dönüş büyük bir farkla gerçekleşiyor: Ölçünün içine giren terimlerin niteliksel farkları [ölçü için] bir kayıtsızlık konusu haline geliyor. Yani ölçü formunda, "varlığın" "nitelik" olarak sahip olduğu belirlilik "nicelik" tarafından yutuluyor ve "varlığın" kendisi dolayısıyla daha önce sahip olmadığı bir derinlik kazanmış oluyor. Şimdi işin içine tekrar giren "nitelik" mantıksal nesnenin sahip olduğu bu yeni derinliği temsil ediyor. Hegel'le birlikte derinlikten anlamamız gereken şey de kendi içindelik, bağımsızlık durumu. Bu aşamada, mantıksal nesne kendi olagelişinin dolaysızlığını açıkça içermeye başlamış oluyor ve bununla birlikte ileriye doğru yapılan "öze" geçiş de gerçekleşmiş oluyor.
Aslında bu kadar ileriye gitmemize gerek yoktu ancak düşüncesinin ruhunu kavramak değil belki ama, tadını biraz olsun alabilmek için biraz daha devam etmek istedik. Hegel'le birlikte hep bir rasyonalite, bir akıl alanında olduğumuzu unutmamamız gerekiyor. Giovanni'nin ısrarla belirttiği gibi söylemden hiç çıkmıyoruz. Çıkmadığımızı aklımızda tutmaya çalışırken bir yandan da hangi söylem, hangi akıl sorularını da sormadan edemiyoruz tabi.
Mantık, söylemin söylemi olarak tanımlanıyor (en azından bu önsözde). Her bir sete bir önceki set üzerinde düşünülerek gidiliyor. "İlerleme soyuttan somuta doğru oluyor, veya daha grafik biçimde söylenirse, anlaşılabilir akıl alanının ilk belirleniminden (sınırlarının çizilmesinden) onun hakkındaki tüm bir söyleme doğru." Hiçbir zaman söylemin içinden çıkmadığı için, "verili olma durumu" veya "gerçeklik" sistematik önemlerini yitiriyor, bunların yerine geçen vurgu "dolayımsızlık" oluyor. Belirli bir kategori setinin "das Rest"i, hala anlaşılır olmayan artık alanı, bir sonraki setin onu takip eden söylem türünü yöneten formun bir anı (momenti) olarak yeniden işin içine sokarak içine almak zorunda olacağı geri kalan alan, söylemin belirsizlik ölçüsü oluyor bu.
Yani, örneğin "nesnellik" derken kast edilen şey asla, genel olarak aşina olduğumuz ve akıl alanından bağımsız bir alan olarak tanımlanan şey değil. Giovanni, bunu Gegenstand ile Objekt arasındaki farkı vurgulayarak açıklıyor: Gegenstand, sadece temsil edilebilir olan konuyken (nesne), Objekt aktüel olarak temsil edilmiş konu (nesne) oluyor. Hegel'in fenomenolojisinde Objektivitat, Gegenstand'ın gerçeği, anlaşılabilir içeriğiyken,
Mantığındaysa, bir Gegenstand veya konu (veya nesne), herhangi bir Gegenstand'ın Objektivitat'ının kendisi, veya genel olarak anlaşılabilirlik olasılığı olarak ele alınıyor. Temsil veya anlaşılabilirlik alanındayız hep.
Mantığın ilerlemesindeki her ileri hareket aynı zamanda bir gerileme de, çünkü herhangi bir aşamada belirlenerek açımlanan şey, bir önceki aşamada halihazırda üstü kapalı işlemekte olan anlaşılabilirlik koşullarından, yani spesifik objektivitesini fiilen mümkün kılan koşullardan oluşuyor. Yani en sonunda, "fikrin fikrinde" tüm bu koşullar tümüyle açımlandığında, mantıksal olarak anlaşılan şey, başından itibaren deneyimde işlemekte olması gereken zihinsel tavır, rasyonalite olacak.
Buralarda daha fazla kaybolmadan Hegel'in çok bilinen belirlenim sürecine, Stimmung'a geri dönelim. Doğrusu henüz Mantığı okumaya bile başlamamışken, buna uygun bir alıntı bulmamız mümkün olmadı ama genel olarak (en kötü felsefe şekli, evet) bildiğimiz kadarıyla varlık yokluktan kendini ayırarak belirlenim kazanıyor. Diyalektik süreçte sürekli bir karşıtlık durumu söz konusu. Varlık yokluğu karşısına alıyor ve tersi vs.
Aslında burada Nietzsche'deki ruh tonalitesinin, bir Stimmung'un nasıl bir düşünce haline geldiği, yüksek bir ruh tonalitesinin yani Hohe Stimmung'un, nasıl en üstün düşünce haline geldiği konusunda Klossowski'nin maddeler halinde çıkardığı gelişim sürecine çok benzer bir resim görmekteyiz:
"a) Ruh tonalitesi bir yoğunluk dalgalanmasıdır;
b) Ruh tonalitesinin iletilebilir olması için, yoğunluğun kendini nesne olarak alması ve böylece kendi üzerine dönmesi gerekir;
c) Yoğunluk, kendi üzerine dönerek, kendini yorumlar: Ama kendini nasıl yorumlayabilir? Kendisine karşı bir denge oluşturarak: Bunun için yoğunluğun bölünmesi, kendisinden ayrılması ve yeniden birleşmesi gerekecektir; nitekim yükseliş ve düşüş anları olarak adlandırılabilen anlarda yoğunluğun başına gelen budur; bununla birlikte her zaman aynı dalgalanma söz konusudur: somut anlamıyla buna dalga diyelim (geçerken, Nietzscheci tefekkür için denizin dalgalarının görünümünün önemini anımsayalım [...]"
Nietzsche'deki yoğunluk dalgalanması Hegel'in mantığına fazlasıyla benziyor gibi görünüyor. Özellikle Nietzsche'nin diyalektiğe ve diyalektikçiye olan nefreti göz önüne alındığında bu oldukça tuhaf bir karşılaşma halini alıyor. Ancak burada "ruh tonalitesinin iletilebilirliğinden" bahsedildiğini (ki bu da başka bir yazının konusu olabilir: İletilebilirlik ne demek olabilir? Metafizikle nasıl bir ilişkisi vardır? vs.) not alıp takılmadan devam edersek, belki de en başından beri var olan Nietzscheci eğilimi Hegelci eğilimden ayırabiliriz (evet, Hegel'le birlikte rasyonelitenin değil belki ama farklı bir eğilimin - istencin - en başından beri var olduğunu söylüyoruz; ikisinin kurguları arasındaki farkı yaratan da budur bizce).
"d) Ama bir yorumlama bir anlam araştırmasını varsayar. Yükseliş ve düşüş: Bunlar adlandırmalardır,başka hiçbir şey değil. Bu yükseliş ve düşüş saptamasının ötesinde bir anlam var mıdır? Yoğunluğun yoğunluk olma dışında bir anlamı yoktur. Yoğunluğun kendi içinde hiçbir anlamı yokmuş gibi görünüyor. Anlam nedir? Ve nasıl oluşabilir? Anlamın etkeni nedir?
e) [...] eğer yoğunluğun yoğunluk olma anlamı dışında kendiliğinden hiçbir anlamı yoksa, ruhun şu veya bu tonalitesi olarak kendini anlamlandırmak olan anlamın etkeni nasıl olabilir? [...] tam da yeni bir dalgalanmanın içinde kendine dönerek! Yoğunluk bu çalkalanmanın içinde kendini yineleyerek ve kendini taklit ederek bir gösterge haline gelir;
f) Ama bir gösterge öncelikle bir yoğunluk dalgalanmasının izidir: Eğer bir gösterge anlamını koruyorsa, bunun nedeni yoğunluk derecesinin göstergeyle örtüşmesidir; gösterge, ancak, bir şekilde ilk iziyle birleşen belli bir tarzdaki yeni bir yoğunluk akımı dolayımıyla anlam ifade eder;
g) Ama bir gösterge yalnızca bir dalgalanmanın izi değildir: Aynı zamanda bir yoğunluk eksikliğini belirtebilir ve tuhaf olan şey, yalnızca bu eksikliği göstermek için burada hala yeni bir akımın gerekli olmasıdır.
[...]
İçinde yoğunluğun kendini ifade ettiği adlandırımlar, dalgaların tepesine çıkan ve orada yalnızca köpüklü kabarcıklar bırakan şekiller gibidi. Ve burada buna düşünce diyoruz: [...] anlam ancak akımla var olduğu için, gösterge yoğunluk dalgalanmasının doruk noktasına ulaşsa da, kendini üstünü örttüğü devingen uçurumlardan hiçbir zaman tam anlamıyla kurtaramaz. Her anlam, anlam üreteci Kaos'un işlevi olarak kalır."
Gayet mütevazi, öyle değil mi? Hegel'de yaşamın söylemini düşünen akıl alanı nerede, Nietzsche'de dalgalanmalara maruz kalan, yalnızca yüzeydeki geçici şekillerde kendini ifade eden akıl ve "her şeye rağmen her zaman değişken olan bir dalgalanma izinden başka bir şey olmayan gösterge olarak" "ben öznesi" nerede... Nietzsche için "ben"de kendini düşünen yaşam, ancak bir izi biçiminde oluşturuyor "ben"i... Bu izi, en yüksek dalgalanma seviyesini belirten Hohe Stimmung'u değil de belirlenim çağrısı anlamındaki Bestimmung'u gerçekliğin ilkesi olarak temele koymak... işte Nietzsche'nin diyalektik nefretinin kökü burada. Nietzsche'nin eşek, deve, cüce gibi binbir türlü şekilde ifade ettiği varlık seviyesi, yoğunluk derecesi (örneğin, diyalektiği en mutlak gerçek gibi görüp orada kalan kişi) olageliş halinin izlerinden başka bir şey olmayan artıklarını gerçeğin kendisi gibi üzerine alarak yaşam olanaklarını sınırlayan bir illüzyonu devam ettirmekten (göstergenin nasıl oluştuğunu hatırlarsak, o yoğunluk derecesindeki izi derinleştirmekten) başka bir şey yapmıyor kısaca. Yaşama karşı işlenen bu suça duyulan nefret, tüm şiddetiyle Nietzsche'de vücut buluyor... İşte Nietzsche insanı böyle harekete geçiriyor, amiyane tabirle gaza getiriyor aslında. :)
Hegel'de tüm bir evrenin adeta bir insan zihninin yansımasıymış gibi ele alındığı hissine karşı, Nietzsche'de tam tersine insan zihnine dair her şeyin tüm bir evrenin sayısız yansımalarından biriymiş gibi ele alındığı hissi uyanıyor. Aslında Hegel'e Nietzsche tarafından yapılan en önemli eleştiri de bu olsa gerek. Tepkisel kuvvetler tarafından yorumlanan bir evren. Sonuçların sebeplere dönüştürüldüğü, tümünün temeline gerçekte bir yansımadan başka bir şey olmayan düşünce imajının koyulduğu bir zihin.
Hegel'in yarattığı his baştan bir sıkışmışlık hissi, sanki bilinmesi gereken bir şeyler varmış da bilinmiyormuş hissi, çocuklukta hissedilen enigmalar gibi... Nietzsche'de de elbette sıkıntılar, acılar, buhranlar var; ancak bunlar yalnızca sonsuzca değişim içinde olan dünyada, o değişimin, sürekli oluş halinin gerçekleştiği yerde durmanın zorlu gayretinden kaynaklanıyor. Virtüelin aktüele dönüştüğü yerde durmaktan. Bir eksiklik değil, aksine bir fazlalıkla başa çıkmaya çalışmanın insanın ruhunu istila eden hali...
Yeni olanın ya keşfedildiğini söyleyeceğiz Hegel gibi ya da Nietzsche (ve Deleuze) ile birlik olup yaratıldığını savunacağız. Bir tarafta bir mutlakta birleşen bir düşünce ve nesne dünyası imajı var sanki, diğer tarafta zaten hiç ayrılmamış olan bir temel birlik, içinde kaosun kol gezdiği bir evren olarak bir birlik, tek anlamlılık anlamında bir birlik var. Daha doğrusu içi dışı olmayan bir sürecin, bir oluşun tek anlamlılığı.
Hegel söylemsel olanın dışına hiç çıkmıyoruz diyor, ama bunu derken söylemselin dışında bir gerçeğin olduğunu da ima etmiş oluyor. Kant'ın kendi-içinde-şeyi, yalnızca bir dolayımsızlık olarak Kant'ta bile hala sahip olmaya devam ettiği potansiyelini yitiriyor. Kendi içine dönen etkin kuvvet, kendi yapabileceklerinden ayrılıyor böylece. Tepkiselleşiyor. Kötü vicdanın ilk özelliğinin tanımı: "Kuvvetin içselleştirilmesi yoluyla acının çoğaltılması..."
Hegel'le sanki baştan bir ayrımı kabul ediyoruz ve bunu yalnızca dünyayı sonradan birleştirmek için, hatta bu birleşimi de yalnızca söylemsel olanın lehine yapmak için yapıyoruz... Evet, doğada başından böyle bir kapasite olmasa, sonunda da buraya gelinemezdi diyor Hegel. Ancak neden milyonlarcası arasından yalnızca bu kapasiteyi doğanın gerçek özünü ortaya çıkaracak kapasite olarak aldığı da (belki de cahilliğimizden dolayı) meçhul kalıyor bizim için. Hangi kapasite, hangi doğa, hangi özgürlük...?
Aslında tüm sorun özgürlük kavramından ortaya çıkıyor gibi görünüyor. Hegel, doğanın insan faaliyetlerinde kendini düşündüğünü ve kendine döndüğünü söylerken doğanın (hangisi?) tarafını tutuyor gibi görünüyor, bizim kafamızda muktedir bir insan figürü canlanıyor, ama bu insan figürü tam da çok aşina olduğumuz bu dünyada yükseliyor. Giderek kafası da genişliyor sanki. Sonunda yeryüzüne hapsolmuş bir ucubeye dönüyor. Oysa Nietzsche'yle birlikte başı sonu olmayan sayısız evrenlerin dans figürleri canlanıyor kafamızda. Özgürlük kendini insan olmaya hapsedip tek bir yaşama mahkum kalmak değil, tersine kendin olduğunu düşündüğün her ne varsa bir kenara bırakıp, evrenlerin müziğiyle dans etmekte... Sonsuza kadar dans edebilmek için şimdiye kadar olmuş her şey ve herkes olmakta... Sürekli dönüşmekte... Yüksek ruh tonalitesinin içeriği, yani yoğunluğunun özü bu özgürlükte saklı...
Tüm akıl oyunlarından öte bir felsefi düşünceyi doğru biçimde değerlendirmenin tek yolu size ne yaptığına bakmak aslında. Hegel okurken içiniz sıkılıyorsa, ama Nietzsche'yle birlikte içinizden masadan kalkıp açık havada kısa bir yürüyüşe çıkmak geliyorsa yanıtınızı çoktan vermişsiniz demektir.
22 Ocak 2015 Perşembe
'Ben'in sıvı/katı değişken halleri...
Bir yerdesindir. Orada durursun ve eriyerek akışkan bir hal alırsın. Bir su birikintisi gibi ya da belki sudan daha yoğun olarak düşünülebilecek bir sıvıya dönüşürsün ve miktarın kadar zemine yayılıp oradakilerin özünü içine çekersin. Sonra yeniden, ama bu sefer içine kattığın özlerle birlikte, kiriyle çamuruyla, lezzetlisiyle lezzetsiziyle, renklisiyle siyahıyla (beyaz yoktur aslında çünkü renklerin tümünü belirli bir yerde ve zamanda kapsamak mümkün değildir) daha katı bir hale, hareket edebilecek kadar sabitlenmiş bir birliğe dönüşürsün. Mecbur.
Benim 'ben' diye bildiğim şey budur. Zamanın ne kadarını sıvı halde, ne kadarını katı halde geçirdiğin de, yani hayatındaki sıvı/katı oranı da, en az akışkanlaştığın yerler kadar nasıl bir hayat yaşamaya karar verdiğinle ilgilidir. Özgür irade bu kararda açığa çıkar. Geri kalanıysa sıvılaştığın yerlerde içine çektiğin, emdiğin 'dış' varlıklar tarafından belirlenir. Çöplükte akışkanlaşmaya kalkarsan ruhun zorunlu olarak pis kokar mesela. Elbette doğa açısından pislik, temizlik diye bir şey yok. İnsan varlığına zarar verebilecek şeyler anlamında düşündüğümüzde ortaya çıkar pislik, temizlik. Pislik hasta eder örneğin. Ama herkesi hasta eden şeyler de farklıdır. Bünyeye göre değişir. Bazıları bağışıklık sahibidir, hatta tam da pislikleri içlerine kattıkları için aşılanmışlardır. Onlara bir şey olmaz, hatta güçlendikleri bile söylenebilir. Ama gücün kendisinden beslenmek, tüketim için tüketmektir. O güçle bir şey yapmamak ve güç için güç toplamaya, yani kendini aşılamaya durmaksızın devam etmek... İşte, örneğin Deleuze'ün 'sefil bir yaşam' dediği budur. Bağımlılık: Sürekli ve her yerde akışkanlaşma ihtiyacı... Akışkanlığa doyamamak... Filan. Oysa bazen katılaşmak gerekir yalnızca emdiğin özlerden bir şeyler çıkarabilmek, yeni bir şey yaratabilmek için. Sadece yürüyebilmek, koşabilmek, yüzebilmek için belki. Senin de başkalarının içine katışabilecek bir özü ortaya koyabilmen için mesela...
Sıvı/katı dengesini, yerini ve zamanını sağlam kurmak gerekir kısaca. Kurmak derken aslında burada da bir bilinç göremediğim halde kullanıyorum bu fiili. Sanki halihazırda böyle bir dengemiz var gibi. Ya da belki belirli bir dengeye doğru yöneliyoruz tekil olarak. Bu yönelim olayı kafamı karıştırıyor gerçi. Neden bazılarında katı oranı, bazılarında sıvı oranı fazla? Neden bazılarının akışkanlaştıkları yerler diğerlerine göre bambaşka? Yalnızca koşullarla ya da etkilendikleri belirli olaylarla açıklanamıyor sanki. Spinoza üzerinden düşünmeye çalışırsak, evet, her şey bir ilişkiler yumağı aslında. Ama hemen hemen aynı zamanda, aynı ilişkiler yumağına maruz kalarak büyüyen iki insan arasında yönelimleri açısından bambaşka şeyler çıkabiliyor ortaya. Yani o kusursuz, mutlak iyi kenti kursak da üçüncü tür bilgiye yönelmeyecek insanlar hep olacak... Bu yönelim farkının nereden kaynaklandığı sorusunu şimdilik es geçiyorum. Ama yönelimi önden kabul etsek bile, özgür iradenin o yönelime uygun yaşamak veya yönelimi hiç gidemeyeceği bir yere doğru zorlamak arasındaki kararda kendini gösterdiğini düşünüyorum. Bu noktada aklıma hep Oğuz Atay'ın Hegel hikayesi geliyor. Hani şu kasap Hegel. Asıl Hegel'in arkadaşlarından birinin bir kasabada konakladığı sırada keşfettiği, ismi George Wilhelm Friedrich Hegel olan ve üstelik kasabanın kasaplar birliğinin çıkardığı dergide bir yazı yazarak inceden felsefe yapmaya çalışma gafletine düşmüş bir kasap. Şakacı arkadaşının Hegel'e yapabileceği şakayı düşündüğü zaman hissettiklerini, o içten içe eğlenme duygusunu çok rahat anlayabiliyorum. Hegel'in bu arkadaşı, bu kasabı bir şekilde felsefe yapabileceğine ikna eder ve olaylar gelişir. Kente taşınmasını sağlar önce, sonra üç-beş felsefe dersi almasını... Kasabın üniversitede bir hocalık kadrosu almasına kadar varır olay. Ancak bir gün, kasap Hegel, verdiği bir ders sırasında sanırım, bir sinir krizi geçirir. Bu hayatı kaldıramamıştır çünkü. Çünkü o aslında bir kasaptır, felsefeci filan değil ve yaşadığı hayat onu içinden yıkmıştır. İşte bu hikaye okuduğum anda çarptı bana. Olmadığı bir şeyi olmaya çalışmanın trajedisi (şimdilik bir şey olmanın ya da olmamanın ne olduğu tartışmasına bir tarafa bırakıyorum). Trajikomik bir hikaye.
Zaman zaman bir anda bu hikaye geliyor aklıma ve "acaba" diyorum, "acaba ben de kasap Hegel gibi olmadığım bir şeye mi zorluyorum?" Yönelimi gitmediği bir yöne doğru zorlamak böyle bir şey yani. Yönelimi keşfedip, onun götürdüğü yere doğru gidince yapabileceklerinden, yaratım gücünden mahrum kalmak gibi. Her anlamda kaybediş gibi. Elbette zorladığın yönde de yeni bir şeyler yaratabilirsin, hatta tam da zorladığın için. Tam da o alan, o yer senin ait olduğun yer olmadığı için. Dışarıdan geldiğin için. O zaman bir kaybediş sayılmaz tabi. Neyse, dedim ya bu konuda kafam karışık. Şimdilik sadece 'ben' anlayışında kalalım. Biraz akışkanlık ve katılık üzerine düşünelim... Düşünmek için yazıyorum, okunsun diye değil. Akışkan düşünceler kafanın içinde çıkıp yazıya döküldüğünde, katı bir hal aldığında başka bir şeye dönüşüyor çünkü. Yazıda belirlenen düşünceyle düşünmek, soyut kavramlarla ya da bir pencereden bakar gibi değil, hayata karışarak hayatı anlamaya çalışmak gibi. Yaratım hep dışarıda, hep o belirlenimde sanki...
Benim 'ben' diye bildiğim şey budur. Zamanın ne kadarını sıvı halde, ne kadarını katı halde geçirdiğin de, yani hayatındaki sıvı/katı oranı da, en az akışkanlaştığın yerler kadar nasıl bir hayat yaşamaya karar verdiğinle ilgilidir. Özgür irade bu kararda açığa çıkar. Geri kalanıysa sıvılaştığın yerlerde içine çektiğin, emdiğin 'dış' varlıklar tarafından belirlenir. Çöplükte akışkanlaşmaya kalkarsan ruhun zorunlu olarak pis kokar mesela. Elbette doğa açısından pislik, temizlik diye bir şey yok. İnsan varlığına zarar verebilecek şeyler anlamında düşündüğümüzde ortaya çıkar pislik, temizlik. Pislik hasta eder örneğin. Ama herkesi hasta eden şeyler de farklıdır. Bünyeye göre değişir. Bazıları bağışıklık sahibidir, hatta tam da pislikleri içlerine kattıkları için aşılanmışlardır. Onlara bir şey olmaz, hatta güçlendikleri bile söylenebilir. Ama gücün kendisinden beslenmek, tüketim için tüketmektir. O güçle bir şey yapmamak ve güç için güç toplamaya, yani kendini aşılamaya durmaksızın devam etmek... İşte, örneğin Deleuze'ün 'sefil bir yaşam' dediği budur. Bağımlılık: Sürekli ve her yerde akışkanlaşma ihtiyacı... Akışkanlığa doyamamak... Filan. Oysa bazen katılaşmak gerekir yalnızca emdiğin özlerden bir şeyler çıkarabilmek, yeni bir şey yaratabilmek için. Sadece yürüyebilmek, koşabilmek, yüzebilmek için belki. Senin de başkalarının içine katışabilecek bir özü ortaya koyabilmen için mesela...
Sıvı/katı dengesini, yerini ve zamanını sağlam kurmak gerekir kısaca. Kurmak derken aslında burada da bir bilinç göremediğim halde kullanıyorum bu fiili. Sanki halihazırda böyle bir dengemiz var gibi. Ya da belki belirli bir dengeye doğru yöneliyoruz tekil olarak. Bu yönelim olayı kafamı karıştırıyor gerçi. Neden bazılarında katı oranı, bazılarında sıvı oranı fazla? Neden bazılarının akışkanlaştıkları yerler diğerlerine göre bambaşka? Yalnızca koşullarla ya da etkilendikleri belirli olaylarla açıklanamıyor sanki. Spinoza üzerinden düşünmeye çalışırsak, evet, her şey bir ilişkiler yumağı aslında. Ama hemen hemen aynı zamanda, aynı ilişkiler yumağına maruz kalarak büyüyen iki insan arasında yönelimleri açısından bambaşka şeyler çıkabiliyor ortaya. Yani o kusursuz, mutlak iyi kenti kursak da üçüncü tür bilgiye yönelmeyecek insanlar hep olacak... Bu yönelim farkının nereden kaynaklandığı sorusunu şimdilik es geçiyorum. Ama yönelimi önden kabul etsek bile, özgür iradenin o yönelime uygun yaşamak veya yönelimi hiç gidemeyeceği bir yere doğru zorlamak arasındaki kararda kendini gösterdiğini düşünüyorum. Bu noktada aklıma hep Oğuz Atay'ın Hegel hikayesi geliyor. Hani şu kasap Hegel. Asıl Hegel'in arkadaşlarından birinin bir kasabada konakladığı sırada keşfettiği, ismi George Wilhelm Friedrich Hegel olan ve üstelik kasabanın kasaplar birliğinin çıkardığı dergide bir yazı yazarak inceden felsefe yapmaya çalışma gafletine düşmüş bir kasap. Şakacı arkadaşının Hegel'e yapabileceği şakayı düşündüğü zaman hissettiklerini, o içten içe eğlenme duygusunu çok rahat anlayabiliyorum. Hegel'in bu arkadaşı, bu kasabı bir şekilde felsefe yapabileceğine ikna eder ve olaylar gelişir. Kente taşınmasını sağlar önce, sonra üç-beş felsefe dersi almasını... Kasabın üniversitede bir hocalık kadrosu almasına kadar varır olay. Ancak bir gün, kasap Hegel, verdiği bir ders sırasında sanırım, bir sinir krizi geçirir. Bu hayatı kaldıramamıştır çünkü. Çünkü o aslında bir kasaptır, felsefeci filan değil ve yaşadığı hayat onu içinden yıkmıştır. İşte bu hikaye okuduğum anda çarptı bana. Olmadığı bir şeyi olmaya çalışmanın trajedisi (şimdilik bir şey olmanın ya da olmamanın ne olduğu tartışmasına bir tarafa bırakıyorum). Trajikomik bir hikaye.
Zaman zaman bir anda bu hikaye geliyor aklıma ve "acaba" diyorum, "acaba ben de kasap Hegel gibi olmadığım bir şeye mi zorluyorum?" Yönelimi gitmediği bir yöne doğru zorlamak böyle bir şey yani. Yönelimi keşfedip, onun götürdüğü yere doğru gidince yapabileceklerinden, yaratım gücünden mahrum kalmak gibi. Her anlamda kaybediş gibi. Elbette zorladığın yönde de yeni bir şeyler yaratabilirsin, hatta tam da zorladığın için. Tam da o alan, o yer senin ait olduğun yer olmadığı için. Dışarıdan geldiğin için. O zaman bir kaybediş sayılmaz tabi. Neyse, dedim ya bu konuda kafam karışık. Şimdilik sadece 'ben' anlayışında kalalım. Biraz akışkanlık ve katılık üzerine düşünelim... Düşünmek için yazıyorum, okunsun diye değil. Akışkan düşünceler kafanın içinde çıkıp yazıya döküldüğünde, katı bir hal aldığında başka bir şeye dönüşüyor çünkü. Yazıda belirlenen düşünceyle düşünmek, soyut kavramlarla ya da bir pencereden bakar gibi değil, hayata karışarak hayatı anlamaya çalışmak gibi. Yaratım hep dışarıda, hep o belirlenimde sanki...
15 Ocak 2015 Perşembe
Neden Bergson?
Bu konuda "neden olmasın?" sorusundan daha çok şey
söylemek gerekir. Ancak nedenin de kolayca açıklanabileceğini sanmıyorum.
Kısaca “çünkü Bergson, yaşamın tüm güçlerini felsefesinde etkinleştirmiş bir
filozoftur,” diyebiliriz. Ama elbette “yaşamın tüm güçlerini” açıklamak
dünyanın en zor ve karmaşık işine girişmek demektir.
Bergson’u anlamak için Deleuze'ün yöntemini izleyip etrafında
dolaşalım ve (aslında benim düşünce coğrafyamı oluşturan) temaları, figürleri,
kavramları el yordamıyla, dokunarak tanımaya çalışalım.
Bergson aslında matematik alanından felsefeye geçmiştir. William
James onun kırılma noktasının Zeno paradoksu olabileceğini söyler. Bu paradoks
özet olarak şöyledir: Kaplumbağa ve Aşil bir yarışa girerlerse ve kaplumbağaya
başlangıçta ufacık da olsa bir avantaj verilip, biraz daha önde olan bir
başlama noktasından yarışa girmesi sağlanırsa, hızlı bir koşucu olan Aşil’in
onu geçmesi mümkün değildir. Çünkü uzay ve zaman, aklımızın bize söylediği gibi
sonsuz ölçüde bölünebilirse, Aşil kaplumbağaya verilen başlama noktasına
eriştiğinde kaplumbağa o başlama noktasından ileride olacaktır ve bu sonsuza
kadar böyle gidecektir. Aşil her zaman aralarındaki mesafenin yarısına kadar
ulaşabilecektir. Burada hareket “uzayda birbiri ardına gelen noktaların birbiri
ardına gelen anlar içinde doldurulması” olarak anlaşılır. Pratikte işe
yarayan böylesi bir kavramsallaştırma, zamanı bölünebilir, parçaları eşit bir
şey olarak algılama gerçeğin kendisinden uzaklaşmaya neden olur. Çünkü gerçek yaşamda
Aşil kaplumbağaya ulaşır ve onu geçer.
Demek Bergson, yaşamı soyut ve gerçeğe uymayan kavramlarla anlamak
yerine başka bir şekilde anlamayı tercih etmiştir. Bergson yaşam dinamizmini,
yaşamın içinden, olduğu gibi anlamak ister. Yaşamın dinamizmini onu izleyerek
öyle bir anlatır ki insanda bir baş dönmesi yaratır. Bu baş dönmesine de daha
sonra tekrar geleceğiz.
Bergson’un diğer bir etkileyici bir özelliği de yaşamın kendine
özgü güçlerini anlamaya çalışırken son derece berrak olabilmesidir. Onun tarzı istisnasız
herkesi kendine hayran bırakmıştır. Yine William James şöyle diyor Bergson’un
tarzı konusunda: “Yakın zamanda Amerikalı bir eleştirmen ‘doğrudan’ bir tarz
diye tanımladı, ancak böylesi bir doğrudanlığın, bedenin hareketlerini takip
eden esnek ipek bir içlik gibi, herhangi bir buruşuk veya kırışık olmadan
düşünceyi takip edebilen bir sözel kaynağın esnekliği anlamına geldiğini
görmeyi başaramadı.”
Gerçekten de, yaşamın karmaşıklığını böylesi bir durulukla
anlaşılır kılan başka bir filozof daha gelmiyor aklıma. Bergson’a kafamda bu
berraklığın yanı sıra sürekli bir ayıklık eşlik ediyor. Bergson’da çok ayık bir
algı vardır. Örneğin, “göz, sadece zihnin anlamaya hazır olduğu şeyleri görür”
derken bir tür idealizme kaydığı düşünülebilir ancak bu vahim bir yanlış anlama
olur. Tam tersi geçerlidir çünkü: Bergson’un mutlak amacı zihni kendi
yanılgılarından (sarhoşluklarından) kurtarıp gerçek dünyaya geri getirmektir.
Gerçeği ne eksik ne fazla, olduğu gibi anlamak… Bu da düşüncesinin kaçınılmaz
olarak bir dinamizm içereceği anlamına gelir.
Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı'nda dünyanın makinevari sürecinin
kaynaklarının insanın düşündüğünden, hatta düşünebileceğinden daha mistik
olduğunu söyler Bergson. Açıkça bir Spinoza yankısı görüyorum ben burada: Bir
bedenin neler yapabileceğini bilmiyoruz, hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz.
Bergson’a göre maddeden uzaklaşmalıdır insan, evet, ancak maddenin içinde
olduğu yaşam konusunda daha yüksek bir bilgiye ulaşmak için maddeyi destek
olarak kullanmak yoluyla yapmalıdır bunu. Makinevari varoluş gerçek misyonunu,
insan maddeye doğru daha fazla eğilmeden ayakta durmayı başardığında
bulacaktır.
“Önce ifadeyi kavramsallaştıran ve onu arayan ressam, bir insanın
doğada belirişinin, birine her baktığımızda yenilenen gizemini kaçırır. […] Bu
yüzden Cézanne’ın insanları tuhaftır, başka bir türden bir yaratık tarafından
görülüyorlarmış gibi. Doğanın kendisi, onu canlılara ait duygu birliğine hazır
eden özelliklerinden koparılmıştır […] Burası, insanın rahatsız hissettiği ve
hiçbir insan coşkunluğuna izin vermeyen yabancı bir dünyadır. […] Onun önündeki
görev, birinci olarak bilimden öğrendiği her şeyi unutmak, ikinci olarak bu
bilimler üzerinden manzaranın yapısını, yeni doğan bir organizma olarak yeniden
yakalamaktı. […]”
Cézanne’ın resimde yaptığını, Bergson da felsefede yapmıştır ve
önüne bir şeker küpü koyacak ve onu izleyecek kadar yalın bir benzerlik içinde.
“Bir bardak içinde şekerle suyu karıştırmak istersem, şeker eriyene kadar
beklemeliyim. Bu küçük olgunun anlamı çok büyüktür.” Bergson’da bir küp
şekerden, yaşamın tüm karmaşıklığı içinde nasıl ortaya çıktığını anlamak için onun
hareketlerini takip etmeliyiz.
Homo erectus’a geri dönecek olursak, Bergson’un felsefesinin
özgürlüğü savunduğunu söylemeliyiz, hem de en radikal haliyle: Yeninin yaratımı
biçiminde.
“Eylemimiz bize göre özgür olarak tanımlanıyorsa, bunu sebebi, bu
eylemin içinden çıktığı halle ilişkisinin, bir kanun tarafından ifade
edilemeyecek olmasıdır çünkü bu ruhsal [psychic] hal kendi türünde eşsizdir ve
yeniden gerçekleşmesi mümkün değildir.”
Belirlenim tümüyle olumludur yani, çünkü her belirlenim kendisiyle
birlikte bir farkı barındırır. Bireysel (tekil) olanın genel, kategorik, soyut,
evrensel vs. olan karşısındaki zaferi… Bergson hep bireyi izler, onun izini
sürer çünkü genel olan “gerçeğe çok bol gelen” soyutluklarla doludur.
Bergson’la birlikte tüm bireysellikleri oluşturan çokluklarla ilgilenmeye
başlarız. Soyut bir kavram, örneğin matematiksel zaman kavrayışı, gerçeğe
uymadığı anda onu gerçek adına terk ederiz.
Birazdan daha teknik bir zaman felsefesine gireceğiz Deleuze’le
birlikte ancak ondan önce, tam da bu özgürlük meselesinde kısaca Kierkegaard’ı
anmak istiyorum. Mezar taşına isim yerine “burada bir birey yatıyor”
yazılmasını isteyen Kierkegaard, Deleuze’ün de ara sıra bahsettiği önemli bir
filozoftur ve öneminin, her ne kadar genel olarak dinsel çerçevede anlaşılsa
da, dinle bir ilgisi yoktur. O daha çok Hıristiyanlık tartışması üzerinden içkinlik
düzleminin orada olduğunu gösteren, imkansızın olanağını ifade eden bir filozof
olarak önemlidir. İsa, Tanrı’nın oğludur ama insandır. İlahi olan ile yeryüzü,
maddi oluş birleşir. İmkansız İsa’yla olanaklı olmuştur. Deleuze, Felsefe
Nedir’de ilhamını açıkça Kierkegaard’dan (ve bir ölçüde de Bergson’dan) alarak
şöyle diyor:
“Belki de felsefenin yüce eylemi budur: İçkinlik düzlemini
düşünmekten ziyade, onun orada olduğunu, her düzlemde düşünülmemiş
[düşünülemeyen] olarak var olduğunu göstermek ve onu, düşüncenin dışı ve içi
olarak, dışsal olmayan dışı ve içsel olmayan içi olarak
düşünmek---düşünülemeyecek olan ancak düşünülmesi gereken, bir zamanlar
düşünülmüş olarak düşünmek, bir zamanlar İsa’nın vücuda gelmiş olması gibi ve
bunu, o tek seferde, imkansızın olanaklılığını göstermek için yapmak.”
Bu sözler içinde orijinal geçmiş (Bergson), diğer bir deyişle var
oluşun düşünce sınırlarını aşan dinamiği (Kierkegaard) Tanrı’nın öldüğü ve
maddenin olumsuz bir belirlenime göre anlaşıldığı bir dünyada özgürlük
olanağını yeniden yaratabilecek bir güçle kıpırdanıyor sanki… Deleuze’e bir
kere daha kulak verelim:
“Bugün, bu dünyaya, bu yaşama inanmak en zor görevimiz haline
gelmiş olabilir ya da içkinlik düzlemimizde hala keşfedilecek olan bir var oluş
modunun görevi. Empirisit dönüşüm budur (insan dünyasına inanmamak için çok
fazla sebebimiz var: Dünyayı kaybettik, bu bir nişanlı [Kierkegaard] veya bir
tanrıyı kaybetmekten daha kötü bir şey). Problem gerçekten de değişti.”
Şimdi zamana geri dönelim. Bergson, zamanın mekansal anlayışını, matematiksel
kavrayışı terk ettikten sonra Hume’un analizlerini yeniden keşfeder ve
Deleuze’e göre bu sürpriz değildir. Saat dördü vurduğunda her vuruş birbirinden
mantıksal olarak bağımsızdır, ancak bunları içsel niteliksel bir izlemine
“sıkıştırırız” Hume’da. Bergson’daysa süreye karşılık gelen pasif senteze.
Zamanın sentezlerini baştan gözden geçirmek gerekli bu noktada:
Birinci zaman sentezi (alışkanlık) zamanı şimdi olarak, geçen bir
şimdi olarak kurar. Bir sıkıştırma olarak. Şimdinin paradoksu şudur: Kurulmuş
zaman içinde zamanı geçerken kurmak. Yani birinci zaman sentezinin meydana
gelebilmesi için, içinde oluşabileceği ikinci bir zamana ihtiyacı vardır. Bu da
bizi ikinci bir senteze götürür.
"Birinci zaman sentezi gerçekten de zamanın temelidir"
der Deleuze, ancak temelle zemini ayırmak lazımdır. Zeminle
(fondement-temellendiren ilke) temel (fondation-baz) arasındaki fark ise şudur:
Temel toprakla ilgilidir. Bir şeyin nasıl bu toprakta kurulduğunu, onu nasıl
doldurduğunu ve ona nasıl sahip olduğunu gösterir. Oysa zemin daha çok gökten
gelir. Zirveden temellere kadar inerek sahip olanı ve toprağı birbirlerine göre
bir sahiplik ilişkisi çerçevesinde ölçer. Geçen şimdinin geçmesini ne sağlar,
alışkanlık ve şimdi neye aittir, bu soruların cevabı zamanın zemini olacaktır
ve bu da bellektir. Bellek alışkanlığa zemin sağlar. Deleuze "Habitus ve
Mnemosyne ya da gökyüzünün ve yeryüzünün ittifakı" der buna. Belleğin
temeli alışkanlıktır ancak zemini nedir? Başka ve daha derin bir pasif sentez
gerekir.
"Şimdi her zaman sıkıştırılmış farktır, ama bir durumda
alakasız anları sıkıştırır; diğer durumda sınıra geçerek, kendisi bir rahatlama
ve sıkışma barındıran bütünün farklı bir seviyesini sıkıştırır."
Bütün bir geçmişin daha önce olmuş olduğu bir şimdiyle birlikte,
aynı anda var olduğunu söylemek demek, hiç bir zaman şimdi olmamış bir
geçmişten bahsetmek demektir, çünkü 'sonra' gelmemiştir. Bu da genel olarak
geçmiş, saf geçmiş bileşenidir. Üçüncü zaman... Zamanın aşkınsal pasif sentezi.
Alışkanlık ve belleğin pasif sentezlerinin tekrar ve dağılım
bakımından son derece farklı olduğunu vurgulamak önemlidir. Birinde şimdi,
alakasız anların en sıkıştırılmış halidir, diğerinde şimdi dediğimizde, tüm bir
geçmişin en sıkıştırılmış derecesini anlarız ki bu tüm geçmişin kendisi
birlikte var olan bir bütünlüktür.
Ama maddi tekrarla ruhsal tekrar arasında, farkın kendisiyle olan
ilişkileri bağlamında fark vardır: Birbirini ardında gelen şimdiler arasında ne
kadar büyük bir tutarsızlık olursa olsun, izlenimimiz farklı seviyelerde aynı
yaşamı oynadığıdır.
Şimdilerin empirik karakteri, birbiri ardına gelme ilişkileri ve
bunlar arasındaki eşanlılıktan oluşurken, numenal karakteri, saf geçmişin
seviyeleri arasında birlikte var olma ilişkilerinden oluşur. Ruh göçü denilen
şey de buradan gelir. Bergson'un mistisizm geleneği içine dahil edilmesinin en
büyük sebebi budur. Ancak görülüyor ki bu, onun bir bilinemezliği savunmasından
kaynaklanmıyor. Tam aksine, yaşamı fazlasıyla derinlemesine analiz etmesinden,
Deleuze'ün dediği gibi "kaosu dilimleyerek geçen bir düzlem", bir
içkinlik düzlemi yaratmasından kaynaklanıyor.
Maddi tekrar yalınken, ruhsal tekrar, yani şimdinin numenal
karakteri giyiniktir. Bergson'a göre şimdilerin kendileri arasındaki fark iki
tekrar arasındaki farktır. Birinde içinden farkın çıkarıldığı (substract) yalın
anların tekrarı söz konusudur, diğerinde farkın dahil edildiği bütünün
seviyelerinin tekrarı söz konusudur. Biri yatay, diğeri dikeydir. Biri aktüel,
diğeri virtüeldir.
Bergsoncu hipoteze göre yalın tekrar, giyinik tekrarın dış kılıfı
(envelope) olarak anlaşılmalıdır. Yani, birbirini tekrar eden anların tekrarı,
birlikte var olan seviyelerin en rahatlamış halidir: "Bir rüya olarak
madde, veya zihnin en rahatlamış geçmişi olarak madde..."
Deleuze'ün kendi felsefesine kattığı aşkınsal bileşen de budur:
Virtüel, yani varlığın kendisi olarak hiç şimdi olmamış, orijinal, saf geçmiş. Deleuze,
"Aşkınlık sonsuzun hareketi durdurulduğunda işin içine girer" deyip,
her türlü aşkınlığı felsefesinden temizlerken, aşkınsalı, herhangi bir şeye
içkin olmayan saf içkinlik, yani virtüel olarak korumuştur. Ona göre Spinoza
içkinliğin baş dönmesidir ve "Spinozist bir ilham için herhangi bir
zamanda yeterince olgun olabilecek miyiz?" sorusuna "bu, bir kere
Bergson'la oldu" yanıtını vermekle yetinir.
Bergson aşkınsallığın ufkuna dalmıştır. Deleuze Kant'ı,
aşkınsallığın ufkuna kadar gelmiş olduğunu, ancak orada geri çekildiğini
söyleyerek eleştirir. Burada Kant ile Descartes’ın Cogito’larının farkına
bakmak gerekir: Descartes Cogito'yu ancak "Ben"i tek bir ana
indirgeyerek, zamanı da Tanrı tarafından gerçekleştirilen kesintisiz yaratım
işlemine bağlayarak oluşturabilmiştir. Ben yalın olduğu sürece, bütünlüğünü
ilahi olana benzerliğinden aldığı sürece bir kimliğe sahiptir Descartes'ta.
Kant ise, belirlenmemiş "Ben varım"ın,
"Düşünüyorum" ile belirlenebilir olduğu formun zaman olduğunu
söyleyerek "Ben"de bir kırılma gerçekleştirmiştir. Deleuze'e göre,
aşkınsal felsefenin en büyük başarısı, zamanın formunu düşüncenin içine ekleyerek,
"Ben"de bir kırılma yaratmış olmasıdır. Tanrı'nın izi yerine, bir
ayırma, bir sınır geçmiştir. Kırılmış Ben, boş ve saf zaman formuyla Tanrı'nın
ölümüne sebep olduktan sonra Descartes'ın Cogito'sunun hayatta kalması mümkün
değildir. Ama Kant bu aşkınsal ufku aceleyle, Ben'i ve Tanrı'yı aktif sentetik
kimlik üzerinden dirilterek doldurmuştur. Tanrı ve Ben pratik amaçlarla yeniden
canlandırılmıştır. Çünkü bu kırılma, saf ve boş zaman formu, değişimin en
radikal formu olarak korkutucudur. Oysa Bergson paniğe kapılmadan tüm o
ayıklığı ve duruluğuyla bu kırılmadan, yaşamı derinden olumlayan fark ilkesini
çıkaracaktır.
Platon da benzer biçimde zamanın oynadığı rolü görmüş ve belleği,
Mnemosyne'i geçen şimdiye, Habitus'a bir zemin olarak kullanmıştır. Ancak
yalnızca iki zaman sentezi olduğunda ve yalnızca zemin vermekle yetinildiğinde
zaman dairesel bir form kazanır. Çünkü zemin, zemin oluşturduğu şeye göreli
olarak kalır, onun özelliklerini alır ve onun tarafından kanıtlanır. Yani,
zamanı düşüncenin içine katmak yerine, hareketi ruhun içine katar. Oysa üçüncü
sentez olarak zamanın boş formu, zamanı çivisinden çıkarır. Ona bir tanrı veren
kıvrımın dışındaki zaman, boş ve saf zaman formudur.
Virtüel nesne,
mevcut gerçek nesneye göre eksiktir, ama yalnızca bununla kalmaz: Kendisine
göre de eksiktir. Her zaman kendisinin yarısıdır ve diğer yarısı eksik
olmasının yanı sıra farklıdır. Tam olarak bu noktada bu yokluğun, olumsuzun
karşıtı olduğunu söylemeliyiz. Gerçek nesneler bir yerde olmak veya olmamak durumlarıyla
değerlendirilirken, virtüel nesneler oldukları yerde olmak VE olmamak
özelliğine sahiptirler. "Kendisinin ebedi yarısı, yalnızca olması gereken
yerde olmaması koşuluyla olduğu yerdedir." Varlık-yokluk tartışması,
virtüel nesnelerin problematik var oluşlarına dönüşür aktüel ve virtüel
arasındaki tür farkı sayesinde. Problematiğin varlığı olumsuz değildir der
Deleuze. Olumsuzluk hep sonradan, aktüel olanla birlikte gelir.
Fransızca'daki olumsuz cümleden örnek verir: "İstiyorum" anlamına
gelen "je veux" cümlesi olumsuz olarak "je ne veux pas"
diye kurulur. Burada asıl olumsuz ifade fiilden sonra gelen "pas"
ekinde bulunur. "Ne" eki olumsuzluk içermez, aksine boşluk doldurma
işleviyle tamamen olumlu olarak değerlendirilir.
Bergsoncu terimlerle söylersek, yokluk, varlıktan türetilmiş bir
şey olarak akıldan kaynaklanan “fazla” bir şey barındırır. Mesela bir eyleme
şüphe eklendiğinde mantıksal olarak bir şey eklenmiş olur. Yokluk kavramı, gerçeklikten
bu yönüyle fazladır. Ama diğer yönden, şüphe eklenmiş bir eylem yarım bir
eylem, yarım bir irade olacaktır. Bu anlamıyla da daha azdır. Yokluk, aklın
işleyişinin, gerçeğin dinamiğini anlamakta yetersiz kalmasından dolayı azdır.
Bergson problemleri belirlemenin felsefede ilk iş olduğunu söyler, problem
belirlendiği anda çözülmüş demektir. Yani bir problemi ifade etmek, çözümü
basitçe ortaya çıkarmak değil, onu icat etmektir. Ama yanlış problemler “neden
yokluk değil de varlık var?” sorusu gibi, varlığın kendisini, başa dönerek bir
yokluk olarak yansıtır. Sonuçlarla nedenler karıştırılmaktadır bu yanlış
sorularda. Deleuze buna “doğrunun geriye hareketi” der, aktüel olandan virtüele
gitmeye çalışmaktadır burada yapılan hata, aradaki tür farkını görmezden
gelerek. Aktüel olanda gördüğümüz bozulma, farkın eşitlenmesi vs. böylece
yaşamın bütününe yansıtılır ve olumsuzun ruhuna inanılır.
Bergson’da baştan sona olumlu, hareketli, dinamik, üretken,
yaratıcı bir evren görürüz kısaca. Virtüel, gerçeğin tüketilemezliğinin ve
yaratıcılığının güvencesidir. Zaman sentezlerinin katlarından sızan, taşan,
yaşama dolan, kendine kapanan fark… Belirlenimin yaratıcılığı… Bunları, verili
olan dünya düzleminde anlayamayız çünkü fark verili olanlarda, maddede,
aktüelde iptal olma eğilimindedir. Canlılar ölür, bitkiler kurur, taşlar ufalanır.
Bu duruma bakarak yaşamın yeniyi yaratma gücü konusunda karamsarlığa
kapılmamalıyız ama. Çünkü yaşam sadece bundan ibaret olsaydı, şimdiye kadar
çoktan sona ermiş, hatta hiç var olmamış olması gerekirdi. Var oluşun kendisi,
aynı zamanda başka bir boyuta, düzene ait bir şeylerin varlığına işaret eder
çünkü gerçek tüketilemezdir.
Kötülük, bu anlamda her şeyi söyleme arzusudur işte. Gerçeği
tüketme arzusu… Olgularla, donuk fikirlerle konuşmak… Yanlış anlamayın, kendi
anlatamama beceriksizliğime bir kılıf uydurmak için Bergson’u ya da Deleuze’ü
kullanıyor değilim :) Ama iletişimin bu anlamda bir terör olduğunu da sıklıkla bizzat
yaşayarak hissetmişimdir. Süreci donduran, sabitleyen, aslında bir olay olan
anlamın oluşumuna izin vermeyen bir ilişki olan iletişimden bahsediyorum tabi.
Deleuze, “entelektüel değilim, çok bilgi sahibi olan insanlara hayranım fakat
onları anlayamıyorum, iletişim denilen şey her zaman ya geç ya da erkendir” vs.
gibi cümleleri sıklıkla kurar ve ben ona tüm varlığımla katılırım. Gerçeğin
tüketilemezliğini hissettiren tek şey duygulanışlardır. Bir filozofu anlamak
da, anlatmak da, iletişim denilen bilgi ve olgu alışverişinden ötede, yarattığı
düzlemin havasını soluyarak onu solutmaya çalışmakla mümkündür. Belki de sadece
gerçekliğin tüketilemez olduğunu savunan filozoflar için geçerlidir bu,
diğerleriyle –öyle birileri varsa tabi- hiç ilgilenmediğim için bilemiyorum. Umarım
tüm yazdıklarım çok yetersiz ve dağınık olsa da biraz Bergson havası
solutabilmişimdir.
Şimdilik son olarak Bergson’dan harika bir alıntıyla, Ahlakın ve
Dinin İki Kaynağı’nın kapanış cümlesiyle sonlandıralım konuyu.
"İnsanlar kendi geleceklerinin kendi ellerinde olduğunu yeterince fark etmiyorlar. Onların görevi, öncelikle yaşamaya devam etmek isteyip istemediklerini belirlemektir. Bundan sonra sorumlulukları şuna karar vermektir: Yalnızca yaşamak [nefes alıp vermek] mı istiyorlar, yoksa kendi ergimez gezegenleri üstünde bile olsa, tanrılar üreten bir makina olan evrenin bu esas işlevini yerine getirmek için gereken ekstra çabayı harcamaya niyetleri var mı?”
"İnsanlar kendi geleceklerinin kendi ellerinde olduğunu yeterince fark etmiyorlar. Onların görevi, öncelikle yaşamaya devam etmek isteyip istemediklerini belirlemektir. Bundan sonra sorumlulukları şuna karar vermektir: Yalnızca yaşamak [nefes alıp vermek] mı istiyorlar, yoksa kendi ergimez gezegenleri üstünde bile olsa, tanrılar üreten bir makina olan evrenin bu esas işlevini yerine getirmek için gereken ekstra çabayı harcamaya niyetleri var mı?”
30 Haziran 2013 Pazar
Aşağıdaki metin bir ekşi sözlük entry'mdir. Doğrudan kopyalayıp yapıştırıyorum. Ekşi sözlük'te görmek isteyenler şuradan bakabilirler.
direniş yaraları
başlığı önce "gezi parkı direnişinin açtığı yaralar" gibi bir şey yapacaktım, sonra yok ekonomi, yok kamu malı gibi abuk subuk entryler girerler diye vazgeçtim. böyle daha uygun oldu sanırım, "isyan günlerinde aşk" gibi...
konumuza geçelim.
direniş yaraları gezi parkı direnişi sırasında insanlarda açılan ve en somuttan en soyuta doğru fiziksel, vicdani, akılsal ve ruhsal olarak sıralayabileceğimiz yaralardır. ölen arkadaşlarımız da artık ölümsüz oldukları için vicdani ve akılsal yaralar içinde yerlerini aldılar ve yara izimiz oldular.
fiziksel yaralar:
özellikle kafa ve göz olmak üzere gövdenin çeşitli yerlerinde ve iç organlarda yine çeşitli nedenlerle açılmış yaralardır. bu nedenler arasında hayvanca nişan alınarak ateşlenen gaz fişekleri, plastik mermiler, tomayla sıkılan suyun aşırı tazyiğinden havaya uçma, 10 kişinin bir kişiye girişmesi, jopla darp, eli sopalı-bıçaklı-satırlılar vs. sayılabilir. gözleri gibi organları kaybeden arkadaşlar ve hala yoğun bakımda olanlar dışında kalanların iyileşeceği düşüncesi tesellimizdir.
vicdani yaralar:
silahsız biçimde yalnızca sesini duyurmak için sokağa çıkan yüzbinlerce insana "birkaç marjinal" denerek "vur" emrinin verilmesi; ölenlerin ardından "ama o da taş attı, dışarı çıkmasaymış, zaten yasadışı örgüt üyesiymiş" gibi yorumların yapılması ve öldürenlerin serbest bırakılması; bütün bunlara sebep olan yüksek yerlerde oturanların hiçbir şey olmamış gibi yüzsüzce hala aynı yerlerde oturmaya devam etmeleri; halkın apaçık kasıtlı biçimde %50-%50 olarak ikiye bölünmesi; sokaklar yanarken medyanın belgesel göstermesi, bir de bunların eğitimli maymundan farksız olan muhabirleri ve spikerlerinin olayları "göstericilerin provokasyonu sonucu polis müdahale etti" şeklinde cümlelerle vermesi (bu arada o kendisine bir sıfat bile yakıştırılamayacak muhabire divan otelinin önünde ensesinden şaplağı yapıştırırken "kim tahrik ediyo" diyen arkadaşın elleri dert görmesin, videoyu tekrar izlemek isterseniz diye koyuyorum); revirlere, insanların gazdan kaçmak için saklandıkları apartmanlara, hatta evlerin içine saldırılması; sokak hayvanlarının bütün bunlardan çektiği işkenceler... kim bilir daha neler var unuttuğum. ha bir de bizzat deneyimlediğim şey: polisin çekildiği açıklamasının ardından hep beraber neşeyle ara sokaklardan taksim'e dalmak üzereyken sokağın başında bekleyen polisin üstümüze gaz fişeği atması. savaş halinde bile yapılmayacak şeyler yani...
bunlar vicdani yaralardır ve genel olarak adalet duygusunun incinmesinden kaynaklanır. bir bıçağın keskin tarafını yalayan bir dil imgesini geliyor gözümün önüne. öyle hassas bir dengede durur ki adalet, o dil kanamaz. bunun yara alması, dengesinin bozulması demek, o yaranın adalet duygusu yeniden tesis edilene kadar iyileşmeyeceği anlamına gelir. yani o dil kanayacak. hep tek yönlü, yalnızca bir tarafı kesen bıçak diğer tarafta da makul ölçüde bir kan akıtana veya kan akıttığı, akıtabileceği görülene kadar ortada durmaya ve dili kesmeye devam edecek. yanlış anlaşılmasın, kan filan diyorum ama gözümün önüne gelen imgeden devam ediyorum, o yüzden. yoksa direnişin barışçıl olduğunu hepimiz biliyoruz, ama sabrımızın da vicdanımızın da çok zorlandığı bir gerçek. vicdanın böylesine hunharca yıpratılması her zaman, her yerde öfke ve şiddeti doğurur. belki de amaçları bu, bilemedim.
kısaca bu yaralar da iz bırakan ama iyileşme ihtimali olan yaralardır.
akılsal yaralar:
direniş sırasında çok şekilli biçimde mizahla iyileştirme çabasına girdiğimiz yaralardır. direnişe "dış güçlerin oyunu" denmesi bizzat kendi iradesiyle, yeter demek için sokağa çıkan her yaştan insanı yaraladı. akla hayale gelmeyen çeşitli komplo teorilerini üretip üretip üstümüze atanlar gerçekten bizim hayalgücümüzün sınırlarını zorladı. ama bu zorlanış karşımıza çıkarılan teorilerin yarattığı "akıl tutulması"ndan kaynaklandı. öyle ki karşılarında mantıklı olarak söylenebilecek hiçbir şey yoktu. koşup koşup duvara çarpmak gibiydi bütün diyalog çabaları. çünkü muhatap olunan şekil, hiçbir mantıklı argüman kabul etmiyor, onun yerine ne kadar mantıksız olursa olsun söylenenin kabul edilmesini bekliyordu. bütün bir halkı çocuk olarak gören otoriter bir tavırdan başka ne beklenebilirdi ki zaten? ama yine de her seferinde şaşırdık. her konuşmayla "yok artık bu kadar da olmaz" dediğimiz her şeyin birer birer gerçekleştiğini gördük. cebinde beş kuruşu olmayan öğrenciler "faiz lobisi"ne dönüştü, "dış mihraklar"dan paralar almış olduk, canımızı kurtarmak için sığındığımız camiye "ayakkaplarla" girip bira içmiş ve bir de üstüne grup seks yapmış olduk. telekinezi ile suikast düzenleme girişimlerine kadar vardı olay. bunlar yeterince fantastik zaten. daha "normal" diyebileceğimiz şeyler de var tabi, örneğin valinin sevgi dolu sözcükleri. bütün gün polisten gazı, fişeği yedikten sonra "sizi çok seviyorum, ayağınıza taş değmesin istiyorum, polisimize emanetsiniz" gibi değişik açıklamalara maruz kalınca insan bir nebze deliriyor tabi. ha bir de insanlar ölürken, gözleri çıkarken, gazdan nefes alamaz hale gelirken "kamu malına verilen zarar"dan bahsettiler durdular ya. söylenecek bir şey yoktu, biz de güldük. çok güldük. akıl sağlığımızı korumak için bulduğumuz tek yoldu bu. yoksa aklımızda açılan derin yaranın içinde kaybolmak işten değildi.
her ne kadar bizi cinnet eşiğine getirmiş olsalar da bu yaraların da mizah sayesinde yapılan bir nevi estetik müdahale ile iyileştirilebileceğine inanıyorum.
ruhsal yaralar:
tabi yukarıda saydıklarımın hepsi ruhsal yaralar içine de giriyor. yani bunların toplamı ruhumuzda derin etkiler bıraktı. ama ruhsal yara olarak biraz daha farklı bir şeyi ifade etmeye çalışıyorum. bu sefer tepkisel bir şey değil, yani mücadele ettiğimiz saçmalıkların yaratma kudretinde oldukları bir şey değil. çok daha derinlerde, içimizde oluşan, kendi kendimize etkilendiğimiz bir şey. şöyle ki...
eminim diğer şehirlerde de direniş sırasında benzer şeyler hissedildi. hiç tanımadığımız bir sürü insana karşı duyduğumuz bir kardeşlik, bir dostluk, bir sevgi ve sıcaklıktan bahsediyorum. ancak gezi parkı'nda durum biraz daha farklıydı tahminimce. çünkü orada çok uzun süren bir 15 gün boyunca gece gündüz birlikte yaşama pratiğini deneyimledik. insanlar işlerinden çıkıp eve gidecekleri yerde gezi'ye "dönüyorlardı". birden bire kendiliğinden oluşan bir organizasyonla kendimize bir dünya yarattık. istanbul'un göbeğinde gökyüzüne açılan bir penceremiz vardı. çoğumuz ilk defa bu kadar mutlu, bu kadar yaşam dolu, bu kadar "birlikte" hissetti kendini. kapitalizmin yarattığı yalnız, yalıtılmış tüketici hayatının kırılmasına şahit olduk. her şey bedavaydı bir kere. neye sahip olduğunla değil, nasıl bir insan olduğunla ölçülen yeni bir sosyal düzen vardı bu yaşam içinde. hiç tanımadığımız insanların üstüne battaniyeler örttük ama aslında hepimiz birbirimizi daha derinde olan temel bir noktadan tanıyorduk: biz başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanan insanlardık. neyimiz varsa hep birlikte paylaştık. en son çorap dağıtıldığını hatırlıyorum mesela gecenin dördünde yoğun yağan bir yağmurdan sonra ayakları ıslanmış olanlar için. boşuna "şirinler köyü" denmedi gezi'ye. komünist bir yaşam biçiminin nasıl olabileceğini yaşayarak öğrendik.
gerçekten de orada 15 gün boyunca yaşananlardan bir sürü roman, şiir, oyun, film vs. çıkacağına inanıyorum. elbette bilimsel makaleler de olacak ama fransız kültür'ün kapısına yazılan grafitti gibi, teoriden, planlı bir oluşumdan çok şiir hakimdi sokaklara. sokaklarda şiir yazılıyordu yaşam pratiğiyle. öylesine kendiliğinden, öylesine ilham verici. insanlığı hiç bir zaman sevmemiştim, umudum da yoktu insanlardan yana ama bu deneyim aslında yaşama kapasitemizin sandığımızdan ne kadar fazla bir şey, ne kadar farklı bir şey olabileceğini gösterdi hepimize.
işte aslında insanlık tarihi kadar eski olan ruhsal yaramız burada açıldı. bu yara iyileşmeyecek. bu da iyi bir şey. asla bize sunulan hayatla yetinemeyeceğiz çok başka bir şeyi yaşama imkanına kısa bir süre de olsa tanık olduğumuz için. gezi'de gökyüzüne doğru açtığımız küçük pencere hepimizin ruhunda artık. o küçük pencereden bakıyor dünyaya artık ruhumuz. yırtıldık ve şimdi yaramızın içinden bakıyoruz dünyaya. en çok önemsenmesi gereken de bu bence. hem entelektüel hem duygusal olarak çöle dönüşmüş olan bir dünyada büyüdük hepimiz. ne devrimler çağını gördük, ne sanayi devrimini yaşadık, ne dünya savaşlarının atmosferini kokladık, ne de 68 kuşağı gibi büyük toplumsal hareketlere tanıklık ettik... böyle gelmiş, böyle gidere inanıyorduk umutsuzca. bir filozof* "çölden geçmek sorun değildir, asıl sorun çölde büyümektir" der. ben de buna inanıyordum. ama gezi direnişi ile çölde büyümüş bütün bir neslin nasıl çölü reddebileceğini, hayatı bir anda bütün yönleriyle nasıl yeşillendirebileceğini gördüm. kolektif bir yaratımın tam ortasındaydık hepimiz.
gezi parkı gerçek anlamda bir olaydı. sürekliliğe sahip olması beklenemez elbette. ama bu olay sayesinde bağlantı kurduğumuz şey kapitalizmden de, mevcut sosyal düzenden de çok daha eski, çok daha derinde olan bir şey. ruhumuzdaki bu yara yaşamın derinliğine doğru açıldı. yaşamın varlığının dünyadan da eski olan ilkelerine doğru açıldı. zamanın kendisine, yaratımın kendisine doğru açıldı. işte tam da bu yarayı kanattıkça, onu canlı tuttukça atıllığımızdan silkinip, yaratmaya geçeceğiz. bu yara ile gerçek anlamda yaşıyor olacağız hepimiz.
son olarak bana bu başlığı açma fikrini veren ve bütün bir etiği kapsayan joe bousquet'nin sihirli mısralarını anmak istiyorum: yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum.
kısaca: yaralarımıza sahip çıkalım.
-------------------------------
bandista'dan çok sevdiğim bir şarkı da buna eşlik ederse güzel olur diye düşündüm. ulus baker!
direniş yaraları
başlığı önce "gezi parkı direnişinin açtığı yaralar" gibi bir şey yapacaktım, sonra yok ekonomi, yok kamu malı gibi abuk subuk entryler girerler diye vazgeçtim. böyle daha uygun oldu sanırım, "isyan günlerinde aşk" gibi...
konumuza geçelim.
direniş yaraları gezi parkı direnişi sırasında insanlarda açılan ve en somuttan en soyuta doğru fiziksel, vicdani, akılsal ve ruhsal olarak sıralayabileceğimiz yaralardır. ölen arkadaşlarımız da artık ölümsüz oldukları için vicdani ve akılsal yaralar içinde yerlerini aldılar ve yara izimiz oldular.
fiziksel yaralar:
özellikle kafa ve göz olmak üzere gövdenin çeşitli yerlerinde ve iç organlarda yine çeşitli nedenlerle açılmış yaralardır. bu nedenler arasında hayvanca nişan alınarak ateşlenen gaz fişekleri, plastik mermiler, tomayla sıkılan suyun aşırı tazyiğinden havaya uçma, 10 kişinin bir kişiye girişmesi, jopla darp, eli sopalı-bıçaklı-satırlılar vs. sayılabilir. gözleri gibi organları kaybeden arkadaşlar ve hala yoğun bakımda olanlar dışında kalanların iyileşeceği düşüncesi tesellimizdir.
vicdani yaralar:
silahsız biçimde yalnızca sesini duyurmak için sokağa çıkan yüzbinlerce insana "birkaç marjinal" denerek "vur" emrinin verilmesi; ölenlerin ardından "ama o da taş attı, dışarı çıkmasaymış, zaten yasadışı örgüt üyesiymiş" gibi yorumların yapılması ve öldürenlerin serbest bırakılması; bütün bunlara sebep olan yüksek yerlerde oturanların hiçbir şey olmamış gibi yüzsüzce hala aynı yerlerde oturmaya devam etmeleri; halkın apaçık kasıtlı biçimde %50-%50 olarak ikiye bölünmesi; sokaklar yanarken medyanın belgesel göstermesi, bir de bunların eğitimli maymundan farksız olan muhabirleri ve spikerlerinin olayları "göstericilerin provokasyonu sonucu polis müdahale etti" şeklinde cümlelerle vermesi (bu arada o kendisine bir sıfat bile yakıştırılamayacak muhabire divan otelinin önünde ensesinden şaplağı yapıştırırken "kim tahrik ediyo" diyen arkadaşın elleri dert görmesin, videoyu tekrar izlemek isterseniz diye koyuyorum); revirlere, insanların gazdan kaçmak için saklandıkları apartmanlara, hatta evlerin içine saldırılması; sokak hayvanlarının bütün bunlardan çektiği işkenceler... kim bilir daha neler var unuttuğum. ha bir de bizzat deneyimlediğim şey: polisin çekildiği açıklamasının ardından hep beraber neşeyle ara sokaklardan taksim'e dalmak üzereyken sokağın başında bekleyen polisin üstümüze gaz fişeği atması. savaş halinde bile yapılmayacak şeyler yani...
bunlar vicdani yaralardır ve genel olarak adalet duygusunun incinmesinden kaynaklanır. bir bıçağın keskin tarafını yalayan bir dil imgesini geliyor gözümün önüne. öyle hassas bir dengede durur ki adalet, o dil kanamaz. bunun yara alması, dengesinin bozulması demek, o yaranın adalet duygusu yeniden tesis edilene kadar iyileşmeyeceği anlamına gelir. yani o dil kanayacak. hep tek yönlü, yalnızca bir tarafı kesen bıçak diğer tarafta da makul ölçüde bir kan akıtana veya kan akıttığı, akıtabileceği görülene kadar ortada durmaya ve dili kesmeye devam edecek. yanlış anlaşılmasın, kan filan diyorum ama gözümün önüne gelen imgeden devam ediyorum, o yüzden. yoksa direnişin barışçıl olduğunu hepimiz biliyoruz, ama sabrımızın da vicdanımızın da çok zorlandığı bir gerçek. vicdanın böylesine hunharca yıpratılması her zaman, her yerde öfke ve şiddeti doğurur. belki de amaçları bu, bilemedim.
kısaca bu yaralar da iz bırakan ama iyileşme ihtimali olan yaralardır.
akılsal yaralar:
direniş sırasında çok şekilli biçimde mizahla iyileştirme çabasına girdiğimiz yaralardır. direnişe "dış güçlerin oyunu" denmesi bizzat kendi iradesiyle, yeter demek için sokağa çıkan her yaştan insanı yaraladı. akla hayale gelmeyen çeşitli komplo teorilerini üretip üretip üstümüze atanlar gerçekten bizim hayalgücümüzün sınırlarını zorladı. ama bu zorlanış karşımıza çıkarılan teorilerin yarattığı "akıl tutulması"ndan kaynaklandı. öyle ki karşılarında mantıklı olarak söylenebilecek hiçbir şey yoktu. koşup koşup duvara çarpmak gibiydi bütün diyalog çabaları. çünkü muhatap olunan şekil, hiçbir mantıklı argüman kabul etmiyor, onun yerine ne kadar mantıksız olursa olsun söylenenin kabul edilmesini bekliyordu. bütün bir halkı çocuk olarak gören otoriter bir tavırdan başka ne beklenebilirdi ki zaten? ama yine de her seferinde şaşırdık. her konuşmayla "yok artık bu kadar da olmaz" dediğimiz her şeyin birer birer gerçekleştiğini gördük. cebinde beş kuruşu olmayan öğrenciler "faiz lobisi"ne dönüştü, "dış mihraklar"dan paralar almış olduk, canımızı kurtarmak için sığındığımız camiye "ayakkaplarla" girip bira içmiş ve bir de üstüne grup seks yapmış olduk. telekinezi ile suikast düzenleme girişimlerine kadar vardı olay. bunlar yeterince fantastik zaten. daha "normal" diyebileceğimiz şeyler de var tabi, örneğin valinin sevgi dolu sözcükleri. bütün gün polisten gazı, fişeği yedikten sonra "sizi çok seviyorum, ayağınıza taş değmesin istiyorum, polisimize emanetsiniz" gibi değişik açıklamalara maruz kalınca insan bir nebze deliriyor tabi. ha bir de insanlar ölürken, gözleri çıkarken, gazdan nefes alamaz hale gelirken "kamu malına verilen zarar"dan bahsettiler durdular ya. söylenecek bir şey yoktu, biz de güldük. çok güldük. akıl sağlığımızı korumak için bulduğumuz tek yoldu bu. yoksa aklımızda açılan derin yaranın içinde kaybolmak işten değildi.
her ne kadar bizi cinnet eşiğine getirmiş olsalar da bu yaraların da mizah sayesinde yapılan bir nevi estetik müdahale ile iyileştirilebileceğine inanıyorum.
ruhsal yaralar:
tabi yukarıda saydıklarımın hepsi ruhsal yaralar içine de giriyor. yani bunların toplamı ruhumuzda derin etkiler bıraktı. ama ruhsal yara olarak biraz daha farklı bir şeyi ifade etmeye çalışıyorum. bu sefer tepkisel bir şey değil, yani mücadele ettiğimiz saçmalıkların yaratma kudretinde oldukları bir şey değil. çok daha derinlerde, içimizde oluşan, kendi kendimize etkilendiğimiz bir şey. şöyle ki...
eminim diğer şehirlerde de direniş sırasında benzer şeyler hissedildi. hiç tanımadığımız bir sürü insana karşı duyduğumuz bir kardeşlik, bir dostluk, bir sevgi ve sıcaklıktan bahsediyorum. ancak gezi parkı'nda durum biraz daha farklıydı tahminimce. çünkü orada çok uzun süren bir 15 gün boyunca gece gündüz birlikte yaşama pratiğini deneyimledik. insanlar işlerinden çıkıp eve gidecekleri yerde gezi'ye "dönüyorlardı". birden bire kendiliğinden oluşan bir organizasyonla kendimize bir dünya yarattık. istanbul'un göbeğinde gökyüzüne açılan bir penceremiz vardı. çoğumuz ilk defa bu kadar mutlu, bu kadar yaşam dolu, bu kadar "birlikte" hissetti kendini. kapitalizmin yarattığı yalnız, yalıtılmış tüketici hayatının kırılmasına şahit olduk. her şey bedavaydı bir kere. neye sahip olduğunla değil, nasıl bir insan olduğunla ölçülen yeni bir sosyal düzen vardı bu yaşam içinde. hiç tanımadığımız insanların üstüne battaniyeler örttük ama aslında hepimiz birbirimizi daha derinde olan temel bir noktadan tanıyorduk: biz başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanan insanlardık. neyimiz varsa hep birlikte paylaştık. en son çorap dağıtıldığını hatırlıyorum mesela gecenin dördünde yoğun yağan bir yağmurdan sonra ayakları ıslanmış olanlar için. boşuna "şirinler köyü" denmedi gezi'ye. komünist bir yaşam biçiminin nasıl olabileceğini yaşayarak öğrendik.
gerçekten de orada 15 gün boyunca yaşananlardan bir sürü roman, şiir, oyun, film vs. çıkacağına inanıyorum. elbette bilimsel makaleler de olacak ama fransız kültür'ün kapısına yazılan grafitti gibi, teoriden, planlı bir oluşumdan çok şiir hakimdi sokaklara. sokaklarda şiir yazılıyordu yaşam pratiğiyle. öylesine kendiliğinden, öylesine ilham verici. insanlığı hiç bir zaman sevmemiştim, umudum da yoktu insanlardan yana ama bu deneyim aslında yaşama kapasitemizin sandığımızdan ne kadar fazla bir şey, ne kadar farklı bir şey olabileceğini gösterdi hepimize.
işte aslında insanlık tarihi kadar eski olan ruhsal yaramız burada açıldı. bu yara iyileşmeyecek. bu da iyi bir şey. asla bize sunulan hayatla yetinemeyeceğiz çok başka bir şeyi yaşama imkanına kısa bir süre de olsa tanık olduğumuz için. gezi'de gökyüzüne doğru açtığımız küçük pencere hepimizin ruhunda artık. o küçük pencereden bakıyor dünyaya artık ruhumuz. yırtıldık ve şimdi yaramızın içinden bakıyoruz dünyaya. en çok önemsenmesi gereken de bu bence. hem entelektüel hem duygusal olarak çöle dönüşmüş olan bir dünyada büyüdük hepimiz. ne devrimler çağını gördük, ne sanayi devrimini yaşadık, ne dünya savaşlarının atmosferini kokladık, ne de 68 kuşağı gibi büyük toplumsal hareketlere tanıklık ettik... böyle gelmiş, böyle gidere inanıyorduk umutsuzca. bir filozof* "çölden geçmek sorun değildir, asıl sorun çölde büyümektir" der. ben de buna inanıyordum. ama gezi direnişi ile çölde büyümüş bütün bir neslin nasıl çölü reddebileceğini, hayatı bir anda bütün yönleriyle nasıl yeşillendirebileceğini gördüm. kolektif bir yaratımın tam ortasındaydık hepimiz.
gezi parkı gerçek anlamda bir olaydı. sürekliliğe sahip olması beklenemez elbette. ama bu olay sayesinde bağlantı kurduğumuz şey kapitalizmden de, mevcut sosyal düzenden de çok daha eski, çok daha derinde olan bir şey. ruhumuzdaki bu yara yaşamın derinliğine doğru açıldı. yaşamın varlığının dünyadan da eski olan ilkelerine doğru açıldı. zamanın kendisine, yaratımın kendisine doğru açıldı. işte tam da bu yarayı kanattıkça, onu canlı tuttukça atıllığımızdan silkinip, yaratmaya geçeceğiz. bu yara ile gerçek anlamda yaşıyor olacağız hepimiz.
son olarak bana bu başlığı açma fikrini veren ve bütün bir etiği kapsayan joe bousquet'nin sihirli mısralarını anmak istiyorum: yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum.
kısaca: yaralarımıza sahip çıkalım.
-------------------------------
bandista'dan çok sevdiğim bir şarkı da buna eşlik ederse güzel olur diye düşündüm. ulus baker!
3 Mayıs 2013 Cuma
Uzun zamandan beri şu adreste İngilizce yazılarla blogger'ı kullanıyorum ama bu blog, özel olarak Türkçe yazabilmek için açtığım bir blogdur. İlk olarak yüksek lisans tezimle başlamak istedim.
Gilles Deleuze felsefesiyle ilgilenenler için: Gilles Deleuze ile Bir Karşılaşma
Buyrun...
Gilles Deleuze felsefesiyle ilgilenenler için: Gilles Deleuze ile Bir Karşılaşma
Buyrun...
Etiketler:
deleuze,
felsefe,
karşılaşma,
merhaba,
türkçe
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
