3 Kasım 2017 Cuma

1.

Tekdüzeliğin ağırlığı en çok bu sahil kasabasında hissediliyordu, öyle ki yerçekimi boyun eğerek yerini bu ağırlığa bırakmıştı. Boyun eğmek lafın gelişi-insanın görüşü tabi; aslında yalnızca, sanılanın aksine değişmez olmayan doğa kanunlarının olağanüstü koşullar altında eğilip bükülmesi söz konusuydu. Bu küçük kasaba, dünyanın kütle kuvvetini dahi kendi merkezine çekebilecek kadar güçlü bir tekdüzelik ivmesi üretiyordu, dünya da onu kendi kuvvet alanından ayırıp bağımsız kılarak kendini koruyordu sadece. Yani dünyayla bu kasaba arasında bir kuvvet çatışması değil, bir kuvvet ayrışması yaşanıyordu. Kuvvetler de sanılanın aksine her zaman çatışmazlar. Birbirlerinin içine girer, çıkar, kopar, kesilir, ayrışırlar. Hatta kuvvetlerin en çok yaptığı şeydir ayrışma. Ama bütünleştirmeyi huy haline getirmiş insan duyularının gözlemleyemeyeceği boyutlarda gerçekleşir bu genelde. O yüzden varlığına inanılmaz. Bu kasabada da inanılmıyordu. Zaten fiziksel kuvvetler de kahvede herhangi bir zamanda konuşulmuş bir konu olmamıştı.

Kasabada yaşayan insanlar durumlarının istisnailiğinin farkında değildi, çünkü pratikte onlar için değişen pek bir şey yoktu. Yalnızca nadir de olsa dışarıdan gelen insanları gördüklerinde onlara kıyasla oldukça tıknaz ve eciş bücüş olduklarını fark etmeleri beklenebilirdi, ama bu da gerçekleşmiyordu çünkü kasabalılığın kazandırdığı doğal algı için tuhaf olan her zaman dışarıdan gelenlerdi. Dışarıdan gelenlerse kasaba sınırlarından girer girmez önce bir ağırlık altında sersemliyor, sonra bunun deniz-güneş-kum üçlüsünün yarattığı tatil atmosferinden kaynaklandığını düşünüp fazla sorgulamıyorlardı. Kaldıkları süre de kısa olunca bu olağanüstü olayın her an gerçekleştiğinin herhangi biri tarafından fark edilmesi mümkün olmuyordu.

Ahmet de doğma büyüme buralıydı ama kendini bildi bileli onu çevresinden ayıran bir şeyler vardı. Hemen göze çarpan farklılığı diğerlerine kıyasla güzel olmasıydı. Ne diğerleri gibi tıknazdı, ne de eciş bücüş. Hatta durgun bir göl gibi sakin bir hüzünle parıldayan gri gözleri, çıkık elmacık kemikleri, tam ortada boyun eğmeyen bir asaletle duran hafif kemerli burnu ve ince çizgilerden oluşan yara gibi ağzıyla yüzü oldukça etkileyici sayılabilirdi. Yüzünden aynı anda hem hüzün hem huzur akıyor, bir yandan da alttan alta durdurulamaz bir kaynaşma okunuyordu. Ama tabi dünyanın en olağanüstü olağanlığının yaşandığı ve şiirin tanınmadığı bu kasabada büyüdüğü için kendinde ancak bir tuhaflık, bir uyumsuzluk hissedebiliyordu. İçinde onu iten, harekete geçiren bir şeyler vardı ama dünyasında buna karşılık gelen hiçbir hareket yoktu. Sürekli içten içe kaynıyor ama bir şey yapamıyordu. Aslında her şey tekdüzeliğin kuvvetinin içine sızan başka kuvvetlerin etkisinden kaynaklanıyordu.

Dünyalar – bu kasaba da bu anlamda bir dünyaydı - kendi bütünlüklerini korumak için savaşırken evrenlerin savaşının doğası bambaşkadır. Mesela dünya kendi bütünlüğünü korumak için bu kasabaya kuvvetsel bağımsızlığını vermiş, bu da bu kasabanın kendi bütünlüğünü oluşturmuştu. Dünyaların savaşları çok karmaşık değildir. Biri diğerini yok eder veya biri ötekinden ayrılır veya biri başkasıyla birleşir... Hangi dünyanın ne yaptığını takip etmek kolaydır çünkü kuvvetsel bütünlüklerini, yani kimliklerini ya da kendilerine has renklerini yok olana kadar korurlar. Ama evrenlerin savaşında kuvvetler dönüşüme uğrar, karmaşıklaşır, içsel olarak çoğalır, yani lafın gelişi-insanın görüşü olgunlaşırlar. Dünyalar düzeyinde bazı savaşlar biter, başka savaşlar başlar ama evrenler düzeyinde başı sonu, içi dışı, ucu bucağı olmayan tek bir savaş söz konusudur.

İşte Ahmet’in içine çocukluğunda kimbilir hangi yolla sızmış olan da bu evrenler savaşının kimbilir hangi kuvvetleriydi. Belki bir gece evinin bahçesinde yıldızlı gökyüzüne bakarken çarpılmıştı onlara, belki gözleri gri olduğundan... Bilinmez. Ama sızmışlardı bir kere ve bu sızıntı onu kendisinden çok daha büyük ama ancak kendisi kadar gerçekleştirebildiği sonsuz bir hareketin - bu durumda bir kıvranışın - parçası haline getirmişti. Evet, varoluşu kelimenin tam anlamıyla bir kıvranışa dönüşmüştü o andan itibaren.

Tabi Ahmet'in aklına hiç böyle şeyler gelmemişti. Böyle şeyleri düşünmesine de gerek yoktu zaten. Sadece bir şeyler yapmalıydı. İçindeki hareketten kurtulmak için ona bir gerçekleştirme biçimi gerekiyordu. Ne yapmalı diye düşünürken aklına limon ağacı yetiştirmek geldi. Bu kasabada yetişmeyen tek türün narenciye olduğunu herkes bilirdi. Bunun asıl sebebi narenciyenin ve özellikle de limonun tekdüzeliğin ağır kuvvetini kaldıramayacak kadar hassas olmasıydı; ama tabi bitkilerin hassasiyeti mefhumu da, yaşamın yaratıcı güçlerinin izlerini taşıyan diğer pekçok mefhum gibi bu kasabanın varoluş seviyesini aşan bir şeydi. Tam da bu sebeple, yani burada yetiştirmesinin imkansız olduğu gerçeğinden yola çıkarak bir limon ağacı dikmeyi kafasına koydu. Bu göründüğü kadar sıradan bir girişim olmadığı için uygulama yöntemi de sıradan olmadı. Aslında işin içinde bir ağaç dikmekten çok daha büyük hesaplar, evrenlerin hesapları vardı. Bu hesaplar hiç de insani olmayan hesaplar olduğu için, kendinden çok daha büyük bir hareketin kurbanı olduğu için ve mantık en zayıf halinde her şeye gerekçe yaratabilen bir güç olduğu için, işe tek katlı evinin zeminini kırarak başladı. Madem limon dışarıdaki bahçede yetişmiyordu, onu evin içine dikecek, tüm uygun koşulları oluşturacak ve meyve verene kadar gözü gibi bakacaktı. 

Bütün kasabanın, hatta dünyanın geleceği bir limon ağacına bağlıydı şimdi. Ama limon fidanı ilk diktiği yeri, yani güney cepheli salonu sevmedi. Gördüğü özenli bakıma rağmen bir süre sonra kurumaya başladı. Ahmet vazgeçmedi, vazgeçemezdi. Ona, her şeyi çepeçevre saran sıradanlığın içinde zavallılığa dönüşen içsel hareketine, özünün izine, izinin duygulanımına katlanma gücü veren tek şey bu limon fidanıydı şimdi. Güneybatı cepheli odanın da zemini kırarak bu sefer fidanı oraya dikmeyi denedi. Bu arada işi gücü bırakmış, günlerini fidanla ilgilenerek geçirmeye başlamıştı. Annesi, kızkardeşi onun için endişeleniyor, kasabada delirdiği konuşuluyordu. O hiç umursamadı, çünkü limon ağacında kendisi de dahil kimsenin anlamadığı, anlayamayacağı daha önemli bir şeyler vardı. Günler ayları, aylar yılları kovalarken evin zeminindeki beton tümüyle kırılmış, duvarlar da sallanmaya başlamıştı. Annesiyle kızkardeşi bu sırada içinde yaşanılabilirliği kalmayan evden çıkarak dayısının yanına taşınmış, onu çok sevgili ağacıyla yalnız bırakmışlardı. Fidan da sanki yalnızca tüm bu gayretleri boşa çıkarmamak için kendini zorluyormuşçasına biraz büyümüştü. 

Ahmet’in düşünmesine gerek yoktu demiştik ama böyle anormal bir hareketi neden yaptığını anlaması için belki de biraz düşünse iyi olurdu. Tekdüzeliğin ivmesinden kurtulmak için onu kırmalı, ondan daha büyük bir ivme yaratmalıydı. Evin zeminini kırdıkça tekdüzeliğin sonsuz hızlı hareketini kesintiye uğratıyor, kasabanın fizik kanunlarında giderek genişleyen bir çatlak yaratıyordu. Kasabayı ıraksayan dünya onu yeniden içine katmak için harekete geçmeye başlamıştı daha ilk darbede. Bu ev kasabanın dünyası için bir karadelikti. Karadeliğin merkezinde de bir limon ağacı duruyordu. Ahmet limon ağacına yaklaştıkça hafifliyor, uzaklaştıkça ağırlaşıyordu. Ağaç binbir güçlükle kök saldıkça kendi toprağının kırılgan dengesini çatlatıyordu.

Yıllar sonra bir gün, yine fidana bakarak geçirdiği saatlerin kimbilir kaçıncısında kasabanın yeryüzü, dengesinden çatladı. Limonun kökü o fark edilemez sınıra bir anda erişmiş, kasabanın tekdüzelik ivmesi bir anlığına kesintiye uğramıştı. Açılan görünmez çatlaktan inceden bir ıslık sesi duyulmuştu.


O günden sonra Ahmet’i gören olmadı. Sanki yer yarılmış içine girmişti. Kayboluşunu alıp başını dağlara gittiği, kasabadan ayrılıp şehre kaçtığı, kendini öldürdüğü ya da isimleri söylenmeyen üç harflilere karıştığı gibi birçok rivayet izledi. En popüler olan sonuncusuydu tabi. Arada sırada çoğu yıkılmış eski evden duyulan ince ıslık sesi de, kasabada çocuklara bir korku hikayesi olarak anlatılan bu üç harfliler rivayetini desteklemek için kullanıldı. Oysa o belli belirsiz ıslık sesi, tekdüzeliğin kuvvetlerini alt ederek başka evrenlere giden bir kapı açan Ahmet'in iziydi yalnızca. O yok olmamıştı, hatta yok olmamayı garantiye almıştı. Bu öykü aslında bir başarı öyküsüydü, inatla özünün izini izleyip kendini oluşturan kuvvetlere karışmayı başarmanın ve böylece bir evrene dönüşerek evrenlere katılmanın öyküsü. Ve kasabalı bu öyküyü nasıl korku dolu anlatırsa anlatsın, her nesilde öykünün özünü belli belirsiz hisseden ve kasabanın tekdüzelik kuvvetlerini az çok tahrip eden birkaç güzel çocuk çıkmaya başlamıştı.
x

24 Şubat 2017 Cuma

Haberci

Hep bir başlangıcın imkansızlığı, bir bitişin gerçek dışı boşluğu, bir ortanın dilsizliği...

Dilimi yuttum, ağzım şişti. Yutmak değil kesip atmak gerekiyordu demek ki... Kesip atınca yokluk acımıyor mu sanki? Kendimi içinde bulacağım o mesafeyi de kaybettim. Sadece anlamsız bir düşüş var sürekli. Başı sonu olmayan istemsiz bir hareket. Zeminsiz bir sürükleniş.

Yazmaya mecburum ama ne yazacağımı bilmiyorum. Dil her yöne doğru uzaklaşıyor, ufalanıyor, parçalanıyor, bazen eriyor, bazen sıvılaşıp akıyor parmaklarımın arasından. Bazen bakıyorum parmaklarım da onunla birlikte sıvılaşıyor, kağıda damlıyor. El bile elle tutulur değil artık. Sanki daha önce elle tutulur olduğu bir zaman vardı; çok eski, hiç yaşanmamış bir geçmiş belki... Varlığına inanmadığım anılar içinde görüyorum ellerimi. Sonra o eller bir çuvalın ağzını bağlıyor boğaz köprüsünde, çuvalı aşağı atıyor, içinde ben varım. En azından bu düşüşün bir sonu var. Az sonra karanlık ve soğuk sularda son bulacak her şey.

Ne kadar sürüyor ölmek? Endişeyle merak ediyorum. Ya o dehşette takılıp kalıyorsa insan? Leibniz bunu mu demek istemişti acaba insanların ölmeden önce ne kadarlarsa sonsuza kadar öyle kaldıklarını söylerken? Belki böyle bile dememişti. Şimdi düşerken zaman ne kadar uzuyorsa o kadar spekülasyon yapıyorum. Hala henüz olmamış, ancak olacağı kesin bir şeylerin endişesi... Ölürken bile banallikten kurtulamıyor insan. İnsanların gözlerindeki banal vahşilik örneğin; yabancılığın değil yamyamlığın banalliği. Ellerimde de aynısını gördüm çuvalımı bağlarken. Parçalanmaktan mı kaynaklanıyor bu şiddet? Bir araya gelmek için bu kadar uğraşıp toplanınca birbirini parçalamak ne demek?! Nerede bir insan topluluğu görsem korkuyorum bu yüzden. Her birinin kendine özgü bir ritüeli var. Öğütme, pişirme, salamura yapma... Hep bir çeşit parçalanmayı gerektiriyor ama. Ben hep direndim parçalanmaya. Belki de ondan sonunda kendi kendine ayrıldı ellerim benden. Parçalanmaya direnip insan dünyasında kalmayı sürdüremez kimse çünkü. İnsan dünyası da umrumda olmazdı aslında o olmasaydı. Dilimi yutmam, ellerimi kaybetmem hep onun yüzünden. Anlatmaya, onu tutmaya çalıştım. Beni parçalama diye çok yalvardım. Olmadı. Sıvı hale, gaz hale geçtim. Yine kurtulamadım. Oysa o sadece bir haberciydi. "Parçalanacaksın," dedi ve arkasını dönüp gitti. Haberciden kaynaklanıyordu haber. Haberciyi ikna etsem gerçek değişecekti. Ama o kendisinin yalnızca bir haberci olduğuna inandığından, ne onu ikna edebildim ne gerçeği değiştirebildim. Üstelik kaç zaman önce hiçbir habercinin yalnızca haberci olmadığına ikna edilemeyeceğini de öğrenmiştim. Kim bilir daha önce kaç tanesine ısrarla "haber sensin!" demiştim. Karanlık kadar ikna edici değilim ne yazık ki...

Numen oranım fazla mı kaçmış nedir? Az sonra daha önce kim bilir kaç ölüyü ağırlamış olan boğazın sularında tüm oranlarım dağılacak asla bir hayal-ete dönüşmemek üzere. Belki cıvık-mantarlara katılırım ama. Kim bilir...

4 Temmuz 2016 Pazartesi

çözül(eme)me

İnsanlar arasında dolaşıyorum dağlarda, ovalarda, nehir kenarlarında dolaşır gibi. Bana yol gösteren tek şey onlar. Bir haritam ya da pusulam yok. Bazen her şey o kadar net okunur oluyor ki anladığıma seviniyorum. Cin Ali kitaplarına bakar gibi... "Ali topu tut." Sonra birden her şey birbirine karışıyor, resimler yer değiştiriyorlar, birbirlerinin içine giriyorlar. Ali topu tutarken bir bakıyorum ki ne Ali var ne top. Baktığım resimde yalnızca simgeler var. Çin alfabesi gibi. Neyi ifade ettiğini bilmeden anlayamıyorsun. Ama ben bir tek Latin alfabesinden anlarım diyorum, bu sefer inadına cümle kuruyorlar. Cümle içinde olursa daha iyi anlarmışım gibi sanki. Yan yana bir sürü anlamsız simge! Arada bir el topu tutuyormuş gibi mi geldi yoksa? Bunun anlamı Ali'nin topu tutmasından başka bir şey midir? Sonra yine her şey birbirine karışıyor. Bir bakıyorum iki çöp adam ip atlıyor. "Ali ip atla!" Basit çizgilerden başka bir şey yok. Bir önceki sahne sanki hiç yaşanmamış gibi... Ali sen ne yapıyorsun, diye soruyorum. "İp atlıyorum," diyor. Kurduğu bir nesne bir yüklemden oluşan bu kısa cümle içinde sesinin tonu, vurgulaması bin kere değişiyor. Bir cümlenin bir kerede bu kadar çeşitli şekillerde söylenebiliyor olmasına şaşırıyorum. Sonra çöp adamlar yine hareket etmeye başlıyorlar. Elimdeki ilkokul kitabı sanki her baktığımda değişiyor. Ali, diyorum, bak gel anlaşalım, ipin bir ucundan ben tutayım, sen atla ya da topu tutmaktan sıkıldıysan at bana, top oynayalım ama böyle yapma, alfabeni öğret bana. Ali sürekli ben yokmuşum gibi davranıyor. Ali'ye bu yüzden mi cin diyorlar acaba? Ona cin diyen kim? O insanla bir tanışsam diyorum, belki de tüm bunların sebebini o biliyordur diye... sorarım söyler diye...

İnsanların arasında dolaşıyorum dedim ya. Soruyorum, Ali'ye niye cin diyorsunuz? Birkaç cümle kuruyorlar. Ama her cümlenin sesi kendi içinde bin parçaya bölünüyor, bozuk bir kaset dinliyorum sanki. Hepsi Ali gibi konuşuyor. Sesler, vurgular birbirine karışıyor. Hiçbir şey anlamıyorum. Şimdi o duyduğum sesler de Ali'nin bana kağıt üstünde yaptığı oyuna benziyor. Herkes bilmediğim dillerde konuşuyor ya da aslında onlarda dil diye bir şey yok belki, sadece ses çıkarıyorlar. İnsanların kafalarında dolaştıkça... buraların dolaşılacak yerler olmadığını anlıyorum. Dağlar, ovalar, nehir kenarları gibi değiller. Ayağını bir yere basamıyorsun, önünü arkanı göremiyorsun. Atomlarına ayrılmışlar gibi sanki. Bir birleşseler sudan havaya, ekmekten taşa kadar, zirvesi bulutlarla kaplı muhteşem dağlardan köpük dalgalar yapan denizlere kadar her şey olabilen bu küçük parçalar... inadına birleşmiyorlar. Boşlukta asılı bile değilim. Düşünün artık. Yalnızca boşluktayım. Her şeyin atomlara ayrıldığı bu garip yerde ben nasıl birleşik kalıyorum, diye soruyorum kendime. Ben buralarda ben olarak nasıl dolaşıyorum yani? Bir bakıyorum arkamda bir film şeridi uzanıyor binlerce karesiyle. Karelerin herbirinde ben varım ve yine o boşlukta duruyorum. Birinde gülüyor, diğerinde ağlıyorum. Etrafımda parça parça atomlar... Demek ki ne dağ olmuş, ne deniz... Bunlar hep böyle birbirlerinden ayrılarmış. Peki şimdi ne oldu da gerçek hallerini görebildim? Ya da acaba bunların hepsi bir rüya mı? Başıma bir ağrı giriyor. İşte gerçek bir şey! Başım ağrıyor. Uyanacağım herhalde, diyorum. Gözümü bir açıyorum. Boşlukta kuyruğumdaki film şeridine asılı dururken buluyorum kendimi. Dalga dalga üzerime gelen denizi, güneşin sıcaklığının kemiklerime işlediği kumsalı özlüyorum...

12 Şubat 2016 Cuma

karain'in hayal-etleri

Karain’in hayal-etleri
Gündüz hayal
Gece ettirler
Mağaranın karanlığı gecenin aydınlığını bastırırken
Gündüz eti hayal eder
Gece hayallerini yerler

Karain’in hayal-etleri cahildir
Bilmezler yerin yüzünün kalın olduğunu
Hayal ettir
Bilinç ten
Hayallerini yemek için eti tenden ayırıp
Yeryüzünün derisini canlı canlı yüzerler


Karain'in hayal-etleri korkaktır
Teni etten sıyırdıklarında bir bakarlar ki yoklar
Yok-lukları açlıkları demektir, dehşettir
Gündüz mağara duvarlarına korkularını çizer
Korkularıyla tenlerini kalınlaştırır
O gecenin ziyafetini böyle hazırlarlar

Karain'in hayal-etleri
Kalınlaşmış tenlerini hazmedemez kusarlar
Gündüz olur, mağara kokar
Kokunun nereden geldiğini anlamadıklarından, onu görünmez düşmanları ilan ederler
Duvarlara bu sefer vahşi savaş sahneleri çizip
O gece yiyecekleri teni de böyle kalınlaştırırlar



23 Aralık 2015 Çarşamba

muğlağa övgü

"2 üssü 2 kafasından kurtul," dedi en son, acayip bir bilimkurgu filminden çıkmış gibi duran bir sürü canlandırmayla hepimizi kısıtlayan bu kafayı anlattıktan sonra. "Dört boyutlu bir kısıtlanmışlık var herkesin kafasında. Ama bu bildiğimiz üç boyut ve dördüncü boyut olarak zamandan oluşmuyor. Her boyuta zaman işlemiş durumda zaten. Çizgilerden değil, kristallerden oluşmuş bir dört boyutlu çokgen düşün. Çizgi diye bir şey yok dünyada. İçi zamanla dolu olmayan bir şey yok."
Gözümün önünde sayısız ve çeşitli boyutlarda, uzunluklarda kristallerden oluşmuş devasa bir yapı belirdi. Oturulmak için yapılmamış barok tarzı bir tahta benziyordu. Birbirinin içine her nasıl olduysa geçmiş olan dev kristaller parlıyordu. Ama gerçekten dört boyutluydu. Tuhaf bir dört boyuttu bu, 2 üssü 2 gibi, iki boylamsal, iki enlemsel düzlem vardı. Boylamsal ve enlemsel düzlemlerin biri küçük, diğer büyüktü, ama büyük olanlar küçüklerin içinde çıkıyor, onlardan yükseliyordu. En önde gibi görünen küçük enlemsel düzlem uzamdı. Diğer küçük enlemsel düzlem kristallerin içindekiyle farklı bir yapıya sahip zamandı. Büyük olanlarsa, bilincin uzamı ve zamanı gibi geldi bana. İki tarafta devasa bir barok yapı, sert çizgileriyle tehdit edici biçimde duruyordu.
"Şimdi," dedi, "ceketini çıkar ve gidip şu yapının iki tarafına as."
"Ama bu mümkün gibi görünmüyor," dedim. "Baksana ne kadar büyük! Ceket orayı kaplamaz ki."
"Dediğimi yap."
Tedirginlikle yapıya yaklaştıkça gerçekten giderek küçüldüğünü gördüm. Burası her neresiyse perspektif oldukça farklıydı, sanki tersinden işliyordu. Yaklaştıkça küçülen yapı hala elle tutulabilecek gibi görünmüyordu. Ama bana, ceketi görünce uysallaşmış, tehdit ediciliğinden eser kalmamış gibi geldi. Ceketi normal bir sandalyenin arkasına asar gibi astım. Şaşırdıkça bunu yapmak daha da kolaylaşıyordu sanki. Garip bir şekilde şaşkınlığımın onun biçimini bozduğunu, onu küçülttüğünü, elle tutulur hale getirdiğini hissettim. Ama bu nasıl mümkün olabilirdi?
"Her şey mümkün, tek anlaman gereken de bu," dedi güven verici bir ses tonuyla. "Bu yapı insan yapısı. Tek sorun insanların bunu bilmiyor olmaları. Ona doğal bir yapıymış gibi davranmaları. O da bunlardan beslendikçe büyüyor, aşılmaz bir duvar, içinden çıkılmaz bir hapishane halini alıyor. 2 üssü 2 derken de bunu kastediyorum. Gerçek olan tek şey orada, arada var olan üs. 2'leri eklemezsen yokmuş gibi duruyor, değil mi? Oysa gerçekte olmayanlar o 2'ler. Gerçekte yalnızca bir var, bir ile üs aynı şeyler. Üs, yani kuvvet her yerde bir anlamlı yani. Bir düşün, tek başına 2 ile ne yapabilirsin? Rakamlar, içinde ancak kaybolabileceğin şeylerdir. Onlar tam olarak şeylerdir. Kendi içinde, durağan, sabit... Onları ancak bir kuvvetle hareketlendirerek canlandırabilirsin. O kuvvet de zamandan başka bir şey değildir. Ama insan aklı zamanı anlamadığı için, anladığı tek şey olan ve malzeme olarak kullanabileceği verileri seçer. Onları ayırır, parçalar, sonra parçaları birleştirir, sağlamasını bile yaparak yeniden bütünü elde ettiğini sanır. Oysa bütün parçaların basitçe yeniden birleştirilmesinde değildir. Daha parçalarken, bizzat parçalayabilme yeteneğinin kendisinde parıldayan bir şey var. Aklın hatası, parçalama işleminin kendisine kör olmasında, parçaların arasını boş sanmasındadır. Bizi hapseden de bu körlük."

Anlıyordum yavaş yavaş. Özgürleşeceğiz diye aklın kölesi olmuş, o tahtın tehdit ediciliğinden korkarak yaşıyorduk. Hareket alanımızın tümünü o taht kaplıyordu. Dışımız daralmış, dışa akıtamadığımız içimiz de boşalmıştı sanki. Oysa boş değildi içimiz, yalnızca bizi biz yapan, bir var oluşa sahip olmamızı, içimizden yaşamın geçmesini sağlayan, içimizde yaşamı üreten o kırığı akla uygun olmadığı için kapatmıştık. Her şeyi aynılaştırmak, biçimselleştirmek, kategorize etmek peşindeydi akıl, bunu da ancak kontrol edemediği o zaman kırığını kapatarak yapabiliyordu. Dünyaya hakim olmak için kendimizi feda etmiştik. Evet, her şey absürttü, yaşam denen şeyin akılla düşününce hiçbir anlamı yoktu. Tüm anlamlar en ufak bir akıl müdahalesiyle yok edilebiliyordu, demek bunlar gerçek değildi. Deli saçması! Naziler de çok akılcılardı örneğin, aklın istediği gibi hüküm sürdüğünde varacağı tek yer ölüm oluyordu doğal olarak. Oysa mucize, aklın iddia ettiği gibi her şeyin anlamsız olmasında değil, bu anlamsızlığın içinden o çok hassas anlamın doğmasındaydı. Anlamsızlığın içinde oyun oynanabilmesindeydi mucize. Oyun ancak anlam yaratarak varolabilen bir şeydi. Bir çocuk belirli bir süre için ebe olduğuna inanmazsa, diğer çocuklarla nasıl ebelemece oynardı? Aslında bu kadar basitti her şey. Mutlak anlamın olmadığını göstermekte son derece başarılı olan akıl, geçici anlamların üretimi konusunda tek kelime söyleyemiyordu. Oysa yaşam sürekli olarak geçici anlamlar yaratıyordu. Tohumdan filizlenen bitki, yumurtadan çıkan civciv, doğumlar, bu doğumlarda oluşan tekillikler olduğu sürece anlam var olacaktı. Tüm evren bir tekilllikti zaten ve akıl, kendi biçimine fazlasıyla inandığı için bunu görmekten acizdi. Deli saçması olan aklın bu fanatikliğiydi.

Her şey parçalanabiliyor evet. Tüm tekillikler dağılıyor eninde sonunda. Ama dağılıyor nasılsa diyerek tekilliklere inanmamak nasıl dehşetli bir korkaklığın ürünüdür? İnsanın kendine inancı nasıl bu kadar yok olmuş olabilir? Şimdi tüm dünyanın acı çekmesine neden olan şu din fanatikliğinin özünün burada olduğu nasıl görülmez? İnsanlar bir mutlak aramıyorlar aslında. Tanrıda buldukları şey, mutlaktan çok daha başka, çok daha değerli bir şey: Bütünlük. Bu bütünlük parçaların birleştirilmesiyle elde edilen bir bütünlük değil. Bu bütünlük, herkesin kendi içinde bulabileceği zamanın çatlağının yarattığı bütünlük. Oluşun bütünlüğü. Ama oluşun bütünlüğünü oluşun parçalarında bulamayız. Parçalara değil, parçaların arasına, ışığın sızdığı yere bakmamız gerekiyor. Oluşun bütünlüğü, Tanrı gibi bir mutlak oluşunda değil, her türlü mutlağı reddedişindedir. Tekilliklerin, yani anlamların sürekli dağılıp yeniden başka tekillikleri, başka anlamları oluşturuşundadır. Yalnızca tek bir anlamda bütündür zaman: muğlak oluşunda. İçinden doğduğumuz, içinde varolduğumuz bu muğlaklıktan neden korkuyoruz? Neden insanların aradıklarının bütünlük olduğunu, bu bütünlüğün zaten her zaman şimdi ve burada olduğunu anlamamakta diretiyoruz? Çünkü en devrimcisinden en muhafazakarına kadar herkeste bir sabitleme isteği var. Hadi muhafazakarın zaten yaşamdan yana olma iddiası yok da, devrimcinin bu ölüm istencini ne yapacağız? Ölüyoruz teker teker, üçer beşer, yüzer yüzer ve hala zamandan, oluştan korkarak kendimizi, metaya indirgediğimiz maddeye kapatıyoruz. Devasa tahtımız bizi sıkıştırıyor kenara, korkumuzdan beslenerek büyüyor ve hala bir ceketin yapabildiği şeyi yapamıyoruz. Birbirimizi temsillerle, dille anlamaya çalışıyoruz. Oysa ancak dilin kırılmalarında, kelimelerin yıkıldığı, içlerinden zamanın geçtiği yerlerde aynı oluşa katıldığımızı, aynı gökyüzünün altında olduğumuzu görebileceğimizi anlamamakta neden ısrar ediyoruz? Felsefe büyük lafların edildiği bir yer değildir. Şiir de "varoluşun estetize edilmesinden" çok başka bir şeydir. Felsefe de, şiir de, sanat da, "şen" bilim de, bizim içimizde o dehşet verici tahta dönüşmüş küçük aklımızla anlayamadığımız, göremediğimiz bir yere işaret eder. Aç kafanı, al şu ceketi at seni sıkıştıran tahtının üstüne, göreceksin ki aklının alamayacağı bir evren var, der hepsi. Aklının almaması da iyidir, kontrol edemezsin, sabitleyemezsin çünkü bu tek anlamlı oluşu. Ama oluşa katılarak oyun oynayabilir, böylece o bütünlüğü içinde hissedebilirsin. İçin-dışın yok zaten, fark iç-dış arasında ya da sen-ben arasında değil. Fark oluşun ta kendisi. Fark verili olanlar arasında, görülebilen bir yerde değil, fark muğlağın yaratımında. Herkes muğlak olana katıldığı ölçüde var. Buna ister Spinoza'nın Tanrısı de, ister Nietzsche'nin ebedi dönüşü, ister Bergson'un süresi, ister Merleau-Ponty'nin chiasm'ı... hepsi oluşun tek anlamlılığında, hepsi zamanın şimdi ve burada olan gelecek kipinde, yani mastar halinde hissedildiği ölçüde aynıdır. Büyük filozofların hiçbiri büyük laflar etmemiştir; hepsi, hissedilebilen ama dilin düzeni kırılmadan kendini açığa çıkarmayan tek gerçeğe, yani oluşa kendi varlıklarıyla işaret etmiştir. Mutlağa değil, muğlağa, muğlağın gerçek güzelliğine övgüdür hepsi. Muğlağın gerçekliğini hissedebilmek için de akla güdüyü davet etmek, arzu makinelerini akılla birlikte kuracakları hassas bir dengede çalışacak şekilde çağırmak gerekir. Akıl tek başına bir hiçtir, ancak arzuyla birlikte çalıştığında, maddesinin bilgisine arzu sayesinde sahip olduğunda üretken olabilir. Oluş da insanı ancak tek bir koşulda yanına alır: Ona inanıp, onunla birlikte kendini sürekli yaratması, sürekli oyun oynayabilmesi koşuluyla. Zaman, küçük akıllarımızla onun içini boşaltmadığımız, doğasını değiştirmeye çalışmadığımız, onu arzuyla kavrayabilmeyi başardığımız sürece hep devrimin yanındadır. Açlığını duyduğumuz bütünlük de bu kesintisiz devrimlerin üzerinde yükselir. Devrim de anlam da zaman da madde de onları mutlaklaştırmaya çalışmadığımız sürece, muğlaklıklarını sevinçle kabul ettiğimiz ölçüde gerçektirler.
 

29 Kasım 2015 Pazar

ağırlığın kipinde

"hiç kapatılmamış tırnak işaretleri parantezler içinde yaşı(yoruz
noktalarımız virgüllerimiz yok
ve'lerimiz ile'miz ya da'larımızın hepsi buharlaşmış
duru durağı olmayan tek özneli çok fiilli cümleler içinde savrul(uyoruz
özne mutlak güç kılını kıpırdatmaz
fiiller mastar halinden uzak
hep mıştır'lı miştir'li
hep yüksek bir merciden belirlenmiş
hep olan olmuş
hep artık geçmiş

şiir performansa indirgenmiş
performans yapış yapış sesinden sahtelik akan cdlere
sloganlar zaten ne-alırsan-bir-milyonculardaydı hep
isyanımızın bile etiketi var üstünde
etikette hep bir çin malı ibaresi

dilin hali buyken
düşmanca tırmalıyor etimizi sessizlik
isyan olup akamıyor
aka-ma-mıştır kipi çöküyor tüm ağırlığıyla yaşamın üstüne

sadece tırmala, akama, çök'ün mastar hali halimiz
ölümün mastar haline yaşam denen bu zamanlarda
ağırlığın mastar hali biz
hep ölümün kipi olan ağırlığın içindeyiz...

21 Mayıs 2015 Perşembe

Hegel ile Nietzsche'yi birlikte (bölük pörçük) okumak: Bestimmung'dan Hohe Stimmung'a çeşitli notlar (I)

Genel olarak Hegel konusunda çok kısıtlı olan anlayışımı aldığım bölük pörçük notlarla özetleyeyim önce - Giovanni tarafından Hegel'in Mantık Bilimi kitabı için yazılmış olan önsözden yararlanarak edindiğim kısıtlı anlayış...

Hegel'in önsözünü okurken ilk dikkatimi çeken şey Nietzsche'nin de kullandığı bir sözcük olan Stimmung oldu. Giovanni, Bestimmung'un Almanca'da "belirlenim" ve "çağrı" (anlamı yazgı, misyon, kabiliyet vs. ama aynı zamanda tonalite, ton, ses, iddia, istem vs. şeklinde çeşitlenebiliyor) anlamına geldiğini söylüyor ve ekliyor, "bu da, "varlık" ve "yokluğun" bir belirlenim çağrısı olduğu anlamına gelir: o çağrı onların belirlilikleridir. Veya bir akıl alanı imajına geri dönecek olursak, "varlık" ve "yokluk" birlikte bir keşif alanını tanımlarlar. [...] Yani bu anlamda, içeriklerinin dolaysızlığı, yani içeriksiz oluşları konusunda irrasyonel hiçbir şey yoktur."

Giovanni Hegel'in "oluş"u ilk bağımsız kategori olarak aldığını, "varlık" ve "yokluk" kavramlarının yalnızca "oluş"un soyutlayıcı anları olduğunu söylüyor. Yani Giovanni'ye göre Hegel, "oluş"a "varlık" karşısında bir öncelik tanıyor. "İrrasyonelliğin kaynağı "oluş" değil, daha ziyade "varlık"a kendi başına, "yokluk"tan ve ikisinin [varlık ve yokluğun] matrisi olan "oluş"tan yapılan bir soyutlama olarak muamele etme çabasıdır."

Bu, yalnızca düşmanlarından öğrendiğimiz Hegel figürüne neredeyse tümüyle karşıt bir duruş gibi göründüğü için şaşırtıcı oldu, ancak "irrasyonellik" teriminin de kullanıldığını not ederek devam edelim.

Giovanni'ye göre Mantığın gelişimi şu şekilde gerçekleşiyor:
1- "Tam olarak "oluş halinde" alındığında, varlık önce rapsodik olarak, yani niteliksel olarak bir "ne"de belirlenebilir, ardından başka bir "ne"de belirlenir ve bu şekilde devam ederken her bir "ne" asla tanımlayıcı [kesin] herhangi bir şeyi oluşturmaz. Mantıksal problem bu "neleri" bir arada tutmak, onlardan bir söylem yaratmaktır - aslında, oluş içinde mümkün olan ilk ve daha iyi çizilmiş bir birlik tanımı vermektir."

Birlik tanımlama isteğini de not edelim.

Giovanni, sonraki hareketi, kavramsal vurgunun bu "şeyin" "neliğinden", kendinde kalması, devamlılığı, yani süresi üzerine geçmesi olarak tanımlıyor. Böylece nitelikten niceliğe geçiş sağlanıyor. "Bu söylemin gerçekliği veya varlığın daha belirli kavramı ki bu da konusu oluyor, "nicelik" kategorilerine göre tanımlanıyor."

2- "Bu kategoriler, "nicelik" olarak "quantum" ve "ölçü"ye bölünüyor. Nicel olarak varlığın hem sürekli hem de ayrı parçalar olarak alınabilecek parçalardan oluştuğu söyleniyor. Bu parçalara "quanta" deniyor. Niteliksel hareket içinde olan "qualia"lar da aslında tam olarak bu nicelikselliğe geçişi sağlayan şeyler olmuştu. Ancak buradaki fark, bir varlığın belirlenimi için "nicelik" içinde en önemli olan şeyin, bu oyunun oynanma kuralı olmasıdır. Doğru: Dışsal hesaplamalara tabi tekil terimler olarak ele alındıkları ölçüde varlığı oluşturan "quanta", hesaplama amacıyla teker teker alınabilmesi için hala niteliksel olarak belirlenmiş olmalıdır. Yani, dolaysız olarak varsayılmalıdır." Böylece özsel olmayan bir seviyeye düşüyor çünkü kendine yalnızca nicelik diyalektiğinin sonucu olarak dönen, kendine gelen bir kategori oluyor.

Aslında bu çerçevede, yani Nietzsche çerçevesinde bu kısmı çok fazla uzatmaya gerek yok. Ancak bu noktayı, Bergson ve Hegel çerçevesindeki başka bir yazı için not alıp asıl konumuza geri dönelim.

Hegel, tekil terimler olarak "quanta"nın hala dolaysız bir niteliksel belirlenime sahip olduğunu söylüyor ancak önemli olanın, bu "quanta"nın içsel olarak herhangi bir dışsal müdahaleye direnç gösteren "ölçüsü" olduğunu belirtiyor Giovanni'ye göre. Bu dirençten dolayı nesnellikleri [objectivity] başka bir formel kendi içindelik, "kendi-içinlik" seviyesi kazanıyor. Giovanni, buna uygun olarak Hegel'in "ölçü" ile birlikte "niteliğe" bir dönüş olduğunu söyleyebildiğini belirtiyor, ancak ona göre bu dönüş büyük bir farkla gerçekleşiyor: Ölçünün içine giren terimlerin niteliksel farkları [ölçü için] bir kayıtsızlık konusu haline geliyor. Yani ölçü formunda, "varlığın" "nitelik" olarak sahip olduğu belirlilik "nicelik" tarafından yutuluyor ve "varlığın" kendisi dolayısıyla daha önce sahip olmadığı bir derinlik kazanmış oluyor. Şimdi işin içine tekrar giren "nitelik" mantıksal nesnenin sahip olduğu bu yeni derinliği temsil ediyor. Hegel'le birlikte derinlikten anlamamız gereken şey de kendi içindelik, bağımsızlık durumu. Bu aşamada, mantıksal nesne kendi olagelişinin dolaysızlığını açıkça içermeye başlamış oluyor ve bununla birlikte ileriye doğru yapılan "öze" geçiş de gerçekleşmiş oluyor.

Aslında bu kadar ileriye gitmemize gerek yoktu ancak düşüncesinin ruhunu kavramak değil belki ama, tadını biraz olsun alabilmek için biraz daha devam etmek istedik. Hegel'le birlikte hep bir rasyonalite, bir akıl alanında olduğumuzu unutmamamız gerekiyor. Giovanni'nin ısrarla belirttiği gibi söylemden hiç çıkmıyoruz. Çıkmadığımızı aklımızda tutmaya çalışırken bir yandan da hangi söylem, hangi akıl sorularını da sormadan edemiyoruz tabi.

Mantık, söylemin söylemi olarak tanımlanıyor (en azından bu önsözde). Her bir sete bir önceki set üzerinde düşünülerek gidiliyor. "İlerleme soyuttan somuta doğru oluyor, veya daha grafik biçimde söylenirse, anlaşılabilir akıl alanının ilk belirleniminden (sınırlarının çizilmesinden) onun hakkındaki tüm bir söyleme doğru." Hiçbir zaman söylemin içinden çıkmadığı için, "verili olma durumu" veya "gerçeklik" sistematik önemlerini yitiriyor, bunların yerine geçen vurgu "dolayımsızlık" oluyor. Belirli bir kategori setinin "das Rest"i, hala anlaşılır olmayan artık alanı, bir sonraki setin onu takip eden söylem türünü yöneten formun bir anı (momenti) olarak yeniden işin içine sokarak içine almak zorunda olacağı geri kalan alan, söylemin belirsizlik ölçüsü oluyor bu.

Yani, örneğin "nesnellik" derken kast edilen şey asla, genel olarak aşina olduğumuz ve akıl alanından bağımsız bir alan olarak tanımlanan şey değil. Giovanni, bunu Gegenstand ile Objekt arasındaki farkı vurgulayarak açıklıyor: Gegenstand, sadece temsil edilebilir olan konuyken (nesne), Objekt aktüel olarak temsil edilmiş konu (nesne) oluyor. Hegel'in fenomenolojisinde Objektivitat, Gegenstand'ın gerçeği, anlaşılabilir içeriğiyken,
Mantığındaysa, bir Gegenstand veya konu (veya nesne), herhangi bir Gegenstand'ın Objektivitat'ının kendisi, veya genel olarak anlaşılabilirlik olasılığı olarak ele alınıyor. Temsil veya anlaşılabilirlik alanındayız hep.

Mantığın ilerlemesindeki her ileri hareket aynı zamanda bir gerileme de, çünkü herhangi bir aşamada belirlenerek açımlanan şey, bir önceki aşamada halihazırda üstü kapalı işlemekte olan anlaşılabilirlik koşullarından, yani spesifik objektivitesini fiilen mümkün kılan koşullardan oluşuyor. Yani en sonunda, "fikrin fikrinde" tüm bu koşullar tümüyle açımlandığında, mantıksal olarak anlaşılan şey, başından itibaren deneyimde işlemekte olması gereken zihinsel tavır, rasyonalite olacak.

Buralarda daha fazla kaybolmadan Hegel'in çok bilinen belirlenim sürecine, Stimmung'a geri dönelim. Doğrusu henüz Mantığı okumaya bile başlamamışken, buna uygun bir alıntı bulmamız mümkün olmadı ama genel olarak (en kötü felsefe şekli, evet) bildiğimiz kadarıyla varlık yokluktan kendini ayırarak belirlenim kazanıyor. Diyalektik süreçte sürekli bir karşıtlık durumu söz konusu. Varlık yokluğu karşısına alıyor ve tersi vs.

Aslında burada Nietzsche'deki ruh tonalitesinin, bir Stimmung'un nasıl bir düşünce haline geldiği, yüksek bir ruh tonalitesinin yani Hohe Stimmung'un, nasıl en üstün düşünce haline geldiği konusunda Klossowski'nin maddeler halinde çıkardığı gelişim sürecine çok benzer bir resim görmekteyiz:

"a) Ruh tonalitesi bir yoğunluk dalgalanmasıdır;
b) Ruh tonalitesinin iletilebilir olması için, yoğunluğun kendini nesne olarak alması ve böylece kendi üzerine dönmesi gerekir;
c) Yoğunluk, kendi üzerine dönerek, kendini yorumlar: Ama kendini nasıl yorumlayabilir? Kendisine karşı bir denge oluşturarak: Bunun için yoğunluğun bölünmesi, kendisinden ayrılması ve yeniden birleşmesi gerekecektir; nitekim yükseliş ve düşüş anları olarak adlandırılabilen anlarda yoğunluğun başına gelen budur; bununla birlikte her zaman aynı dalgalanma söz konusudur: somut anlamıyla buna dalga diyelim (geçerken, Nietzscheci tefekkür için denizin dalgalarının görünümünün önemini anımsayalım [...]"

Nietzsche'deki yoğunluk dalgalanması Hegel'in mantığına fazlasıyla benziyor gibi görünüyor. Özellikle Nietzsche'nin diyalektiğe ve diyalektikçiye olan nefreti göz önüne alındığında bu oldukça tuhaf bir karşılaşma halini alıyor. Ancak burada "ruh tonalitesinin iletilebilirliğinden" bahsedildiğini (ki bu da başka bir yazının konusu olabilir: İletilebilirlik ne demek olabilir? Metafizikle nasıl bir ilişkisi vardır? vs.) not alıp takılmadan devam edersek, belki de en başından beri var olan Nietzscheci eğilimi Hegelci eğilimden ayırabiliriz (evet, Hegel'le birlikte rasyonelitenin değil belki ama farklı bir eğilimin - istencin - en başından beri var olduğunu söylüyoruz; ikisinin kurguları arasındaki farkı yaratan da budur bizce).

"d) Ama bir yorumlama bir anlam araştırmasını varsayar. Yükseliş ve düşüş: Bunlar adlandırmalardır,başka hiçbir şey değil. Bu yükseliş ve düşüş saptamasının ötesinde bir anlam var mıdır? Yoğunluğun yoğunluk olma dışında bir anlamı yoktur. Yoğunluğun kendi içinde hiçbir anlamı yokmuş gibi görünüyor. Anlam nedir? Ve nasıl oluşabilir? Anlamın etkeni nedir?
e) [...] eğer yoğunluğun yoğunluk olma anlamı dışında kendiliğinden hiçbir anlamı yoksa, ruhun şu veya bu tonalitesi olarak kendini anlamlandırmak olan anlamın etkeni nasıl olabilir? [...] tam da yeni bir dalgalanmanın içinde kendine dönerek! Yoğunluk bu çalkalanmanın içinde kendini yineleyerek ve kendini taklit ederek bir gösterge haline gelir;
f) Ama bir gösterge öncelikle bir yoğunluk dalgalanmasının izidir: Eğer bir gösterge anlamını koruyorsa, bunun nedeni yoğunluk derecesinin göstergeyle örtüşmesidir; gösterge, ancak, bir şekilde ilk iziyle birleşen belli bir tarzdaki yeni bir yoğunluk akımı dolayımıyla anlam ifade eder;
g) Ama bir gösterge yalnızca bir dalgalanmanın izi değildir: Aynı zamanda bir yoğunluk eksikliğini belirtebilir ve tuhaf olan şey, yalnızca bu eksikliği göstermek için burada hala yeni bir akımın gerekli olmasıdır.
[...]
İçinde yoğunluğun kendini ifade ettiği adlandırımlar, dalgaların tepesine çıkan ve orada yalnızca köpüklü kabarcıklar bırakan şekiller gibidi. Ve burada buna düşünce diyoruz: [...] anlam ancak akımla var olduğu için, gösterge yoğunluk dalgalanmasının doruk noktasına ulaşsa da, kendini üstünü örttüğü devingen uçurumlardan hiçbir zaman tam anlamıyla kurtaramaz. Her anlam, anlam üreteci Kaos'un işlevi olarak kalır."

Gayet mütevazi, öyle değil mi? Hegel'de yaşamın söylemini düşünen akıl alanı nerede, Nietzsche'de dalgalanmalara maruz kalan, yalnızca yüzeydeki geçici şekillerde kendini ifade eden akıl ve "her şeye rağmen her zaman değişken olan bir dalgalanma izinden başka bir şey olmayan gösterge olarak" "ben öznesi" nerede... Nietzsche için "ben"de kendini düşünen yaşam, ancak bir izi biçiminde oluşturuyor "ben"i... Bu izi, en yüksek dalgalanma seviyesini belirten Hohe Stimmung'u değil de belirlenim çağrısı anlamındaki Bestimmung'u gerçekliğin ilkesi olarak temele koymak... işte Nietzsche'nin diyalektik nefretinin kökü burada. Nietzsche'nin eşek, deve, cüce gibi binbir türlü şekilde ifade ettiği varlık seviyesi, yoğunluk derecesi (örneğin, diyalektiği en mutlak gerçek gibi görüp orada kalan kişi) olageliş halinin izlerinden başka bir şey olmayan artıklarını gerçeğin kendisi gibi üzerine alarak yaşam olanaklarını sınırlayan bir illüzyonu devam ettirmekten (göstergenin nasıl oluştuğunu hatırlarsak, o yoğunluk derecesindeki izi derinleştirmekten) başka bir şey yapmıyor kısaca. Yaşama karşı işlenen bu suça duyulan nefret, tüm şiddetiyle Nietzsche'de vücut buluyor... İşte Nietzsche insanı böyle harekete geçiriyor, amiyane tabirle gaza getiriyor aslında. :)

Hegel'de tüm bir evrenin adeta bir insan zihninin yansımasıymış gibi ele alındığı hissine karşı, Nietzsche'de tam tersine insan zihnine dair her şeyin tüm bir evrenin sayısız yansımalarından biriymiş gibi ele alındığı hissi uyanıyor. Aslında Hegel'e Nietzsche tarafından yapılan en önemli eleştiri de bu olsa gerek. Tepkisel kuvvetler tarafından yorumlanan bir evren. Sonuçların sebeplere dönüştürüldüğü, tümünün temeline gerçekte bir yansımadan başka bir şey olmayan düşünce imajının koyulduğu bir zihin.
Hegel'in yarattığı his baştan bir sıkışmışlık hissi, sanki bilinmesi gereken bir şeyler varmış da bilinmiyormuş hissi, çocuklukta hissedilen enigmalar gibi... Nietzsche'de de elbette sıkıntılar, acılar, buhranlar var; ancak bunlar yalnızca sonsuzca değişim içinde olan dünyada, o değişimin, sürekli oluş halinin gerçekleştiği yerde durmanın zorlu gayretinden kaynaklanıyor. Virtüelin aktüele dönüştüğü yerde durmaktan. Bir eksiklik değil, aksine bir fazlalıkla başa çıkmaya çalışmanın insanın ruhunu istila eden hali...

Yeni olanın ya keşfedildiğini söyleyeceğiz Hegel gibi ya da Nietzsche (ve Deleuze) ile birlik olup yaratıldığını savunacağız. Bir tarafta bir mutlakta birleşen bir düşünce ve nesne dünyası imajı var sanki, diğer tarafta zaten hiç ayrılmamış olan bir temel birlik, içinde kaosun kol gezdiği bir evren olarak bir birlik, tek anlamlılık anlamında bir birlik var. Daha doğrusu içi dışı olmayan bir sürecin, bir oluşun tek anlamlılığı.
Hegel söylemsel olanın dışına hiç çıkmıyoruz diyor, ama bunu derken söylemselin dışında bir gerçeğin olduğunu da ima etmiş oluyor. Kant'ın kendi-içinde-şeyi, yalnızca bir dolayımsızlık olarak Kant'ta bile hala sahip olmaya devam ettiği potansiyelini yitiriyor. Kendi içine dönen etkin kuvvet, kendi yapabileceklerinden ayrılıyor böylece. Tepkiselleşiyor. Kötü vicdanın ilk özelliğinin tanımı: "Kuvvetin içselleştirilmesi yoluyla acının çoğaltılması..."

Hegel'le sanki baştan bir ayrımı kabul ediyoruz ve bunu yalnızca dünyayı sonradan birleştirmek için, hatta bu birleşimi de yalnızca söylemsel olanın lehine yapmak için yapıyoruz... Evet, doğada başından böyle bir kapasite olmasa, sonunda da buraya gelinemezdi diyor Hegel. Ancak neden milyonlarcası arasından yalnızca bu kapasiteyi doğanın gerçek özünü ortaya çıkaracak kapasite olarak aldığı da (belki de cahilliğimizden dolayı) meçhul kalıyor bizim için. Hangi kapasite, hangi doğa, hangi özgürlük...?

Aslında tüm sorun özgürlük kavramından ortaya çıkıyor gibi görünüyor. Hegel, doğanın insan faaliyetlerinde kendini düşündüğünü ve kendine döndüğünü söylerken doğanın (hangisi?) tarafını tutuyor gibi görünüyor, bizim kafamızda muktedir bir insan figürü canlanıyor, ama bu insan figürü tam da çok aşina olduğumuz bu dünyada yükseliyor. Giderek kafası da genişliyor sanki. Sonunda yeryüzüne hapsolmuş bir ucubeye dönüyor. Oysa Nietzsche'yle birlikte başı sonu olmayan sayısız evrenlerin dans figürleri canlanıyor kafamızda. Özgürlük kendini insan olmaya hapsedip tek bir yaşama mahkum kalmak değil, tersine kendin olduğunu düşündüğün her ne varsa bir kenara bırakıp, evrenlerin müziğiyle dans etmekte... Sonsuza kadar dans edebilmek için şimdiye kadar olmuş her şey ve herkes olmakta... Sürekli dönüşmekte... Yüksek ruh tonalitesinin içeriği, yani yoğunluğunun özü bu özgürlükte saklı...

Tüm akıl oyunlarından öte bir felsefi düşünceyi doğru biçimde değerlendirmenin tek yolu size ne yaptığına bakmak aslında. Hegel okurken içiniz sıkılıyorsa, ama Nietzsche'yle birlikte içinizden masadan kalkıp açık havada kısa bir yürüyüşe çıkmak geliyorsa yanıtınızı çoktan vermişsiniz demektir.