Sürekli yaklaşan bir sonun felaket tellalı tüm rüzgarlar. Hep bir ölüm döşeğinde yaşıyoruz. Ne yazsak anlamsız. Ne söylesek boş. Hava da bir acayip zaten. Sanki ruhlarımız buharlaşıp bulutlara karıştı, öbek öbek açık koyu bulutlar altında hep bir yağmur beklentisi... Yağmur ruhlarımızı geri verecekmiş gibi.
Önce nişanlıyı kaybettik, sonra dünyayı. Zamanın ruhu bile yok artık. O da bulutlara karıştı. Daha önce merakla baktığımız, her köşesinde bir sırrın varlığını hissettiğimiz dünya tüm boyutlarından sıyrıldı ve dümdüz önümüze uzandı. Biz dediğimiz içimizdeki seslerdi zaten uzun zamandan beri. Sonra daha kötüsü oldu: Biz "ben"e geriledi, "ben" hiçe.
O sabah tuhaf bir hafiflikle uyandı herkes. Bu hafifliğin ağırlıkla hiçbir ilgisi yoktu. Kütlede bir değişim değildi hissettikleri. Daha ziyade yeryüzü, çekim kuvvetini üzerlerinde kullanacak kadar ciddiye almıyordu onları artık sanki. Kıyamet denilen şey böyle sessizce, onlara aldırmadan geldi geçti...
25 Ekim 2018 Perşembe
29 Haziran 2018 Cuma
mesafenin açıları
Ben parmaklarımı Galata Kulesi'ne doladım,
sen elini Haydarpaşa Garı'na dayadın,
mesafemizin küçülen açısında İstanbul'un bilinçdışı.
Balıklar martılarla çay içiyor,
gök denize dönmek istiyor,
deniz göğün baskısıyla ağırlaşıyor.
Bir tek sen, ben, bir de boğazın dibindeki cesetler olup bitenin farkında.
Sonra bir uğultu sarıyor boğazı,
burnumun direğini sızlatan uğultuda
yalnızca senin "leşçil!" çığlığını duyuyorum.
Sonsuzca küçülerek hayal-etimin içine düşüyorum.
Leş acı, leş tatlı, leş hayalimin eti...
Leşle beslenerek yaşamı dolgunlaştırıyorum.
Dolgunlaştıkça göğün baskısı azalıyor,
deniz hafifliyor,
balıklar çay faslından denize dönüyor.
Galata Kulesi büyüyor,
parmaklarım kanıyor,
artık seni görmüyorum.
Kulenin altında kendime bir çay söyleyip
mesafemizin büyüyen açısında dolgunlaşan yaşamı
ve her şeyi yok edecek bir felaketten paçayı nasıl sıyırdığımı
tuhaf bir hafiflikle duyumsuyorum.
O uğultuda bir hakaret değil, bir öneri buldum.
Bana leş yemeyi önerip yaşamı dolgunlaştırmamı sağladığın için
sana minnet duyuyorum.
Hepsi bu.
Havada yalnızca kimyasal bileşiminin kokusu var artık,
deniz iyot, balık sağlık, İstanbul hafif.
Boğaza bakınca cesetleri değil, suyu görüyorum.
Ama hala
şu martılara bir mesafe koymalı diye düşünüyorum.
sen elini Haydarpaşa Garı'na dayadın,
mesafemizin küçülen açısında İstanbul'un bilinçdışı.
Balıklar martılarla çay içiyor,
gök denize dönmek istiyor,
deniz göğün baskısıyla ağırlaşıyor.
Bir tek sen, ben, bir de boğazın dibindeki cesetler olup bitenin farkında.
Sonra bir uğultu sarıyor boğazı,
burnumun direğini sızlatan uğultuda
yalnızca senin "leşçil!" çığlığını duyuyorum.
Sonsuzca küçülerek hayal-etimin içine düşüyorum.
Leş acı, leş tatlı, leş hayalimin eti...
Leşle beslenerek yaşamı dolgunlaştırıyorum.
Dolgunlaştıkça göğün baskısı azalıyor,
deniz hafifliyor,
balıklar çay faslından denize dönüyor.
Galata Kulesi büyüyor,
parmaklarım kanıyor,
artık seni görmüyorum.
Kulenin altında kendime bir çay söyleyip
mesafemizin büyüyen açısında dolgunlaşan yaşamı
ve her şeyi yok edecek bir felaketten paçayı nasıl sıyırdığımı
tuhaf bir hafiflikle duyumsuyorum.
O uğultuda bir hakaret değil, bir öneri buldum.
Bana leş yemeyi önerip yaşamı dolgunlaştırmamı sağladığın için
sana minnet duyuyorum.
Hepsi bu.
Havada yalnızca kimyasal bileşiminin kokusu var artık,
deniz iyot, balık sağlık, İstanbul hafif.
Boğaza bakınca cesetleri değil, suyu görüyorum.
Ama hala
şu martılara bir mesafe koymalı diye düşünüyorum.
3 Kasım 2017 Cuma
1.
Tekdüzeliğin ağırlığı en çok bu sahil kasabasında
hissediliyordu, öyle ki yerçekimi boyun eğerek yerini bu ağırlığa
bırakmıştı. Boyun eğmek lafın gelişi-insanın görüşü tabi; aslında yalnızca, sanılanın aksine değişmez olmayan doğa kanunlarının olağanüstü koşullar altında
eğilip bükülmesi söz konusuydu. Bu küçük kasaba, dünyanın kütle kuvvetini dahi
kendi merkezine çekebilecek kadar güçlü bir tekdüzelik ivmesi üretiyordu, dünya
da onu kendi kuvvet alanından ayırıp bağımsız kılarak kendini koruyordu sadece.
Yani dünyayla bu kasaba arasında bir kuvvet çatışması değil, bir kuvvet
ayrışması yaşanıyordu. Kuvvetler de sanılanın aksine her zaman çatışmazlar.
Birbirlerinin içine girer, çıkar, kopar, kesilir, ayrışırlar. Hatta kuvvetlerin
en çok yaptığı şeydir ayrışma. Ama bütünleştirmeyi huy haline getirmiş insan
duyularının gözlemleyemeyeceği boyutlarda gerçekleşir bu genelde. O yüzden
varlığına inanılmaz. Bu kasabada da inanılmıyordu. Zaten fiziksel kuvvetler de
kahvede herhangi bir zamanda konuşulmuş bir konu olmamıştı.
Kasabada yaşayan insanlar durumlarının istisnailiğinin
farkında değildi, çünkü pratikte onlar için değişen pek bir şey yoktu. Yalnızca
nadir de olsa dışarıdan gelen insanları gördüklerinde onlara kıyasla oldukça
tıknaz ve eciş bücüş olduklarını fark etmeleri beklenebilirdi, ama bu da gerçekleşmiyordu
çünkü kasabalılığın kazandırdığı doğal algı için tuhaf olan her zaman dışarıdan
gelenlerdi. Dışarıdan gelenlerse kasaba sınırlarından girer girmez önce bir ağırlık
altında sersemliyor, sonra bunun deniz-güneş-kum üçlüsünün yarattığı tatil
atmosferinden kaynaklandığını düşünüp fazla sorgulamıyorlardı. Kaldıkları süre
de kısa olunca bu olağanüstü olayın her an gerçekleştiğinin herhangi biri
tarafından fark edilmesi mümkün olmuyordu.
Ahmet de doğma büyüme buralıydı ama kendini bildi bileli onu
çevresinden ayıran bir şeyler vardı. Hemen göze çarpan farklılığı diğerlerine
kıyasla güzel olmasıydı. Ne diğerleri gibi tıknazdı, ne de eciş bücüş. Hatta durgun
bir göl gibi sakin bir hüzünle parıldayan gri gözleri, çıkık elmacık kemikleri,
tam ortada boyun eğmeyen bir asaletle duran hafif kemerli burnu ve ince çizgilerden oluşan
yara gibi ağzıyla yüzü oldukça etkileyici sayılabilirdi. Yüzünden aynı anda hem
hüzün hem huzur akıyor, bir yandan da alttan alta durdurulamaz bir kaynaşma
okunuyordu. Ama tabi dünyanın en olağanüstü olağanlığının yaşandığı ve şiirin
tanınmadığı bu kasabada büyüdüğü için kendinde ancak bir tuhaflık, bir
uyumsuzluk hissedebiliyordu. İçinde onu iten, harekete geçiren bir şeyler vardı
ama dünyasında buna karşılık gelen hiçbir hareket yoktu. Sürekli içten içe
kaynıyor ama bir şey yapamıyordu. Aslında her şey tekdüzeliğin kuvvetinin içine
sızan başka kuvvetlerin etkisinden kaynaklanıyordu.
Dünyalar – bu kasaba da bu anlamda bir dünyaydı - kendi
bütünlüklerini korumak için savaşırken evrenlerin savaşının doğası bambaşkadır.
Mesela dünya kendi bütünlüğünü korumak için bu kasabaya kuvvetsel bağımsızlığını
vermiş, bu da bu kasabanın kendi bütünlüğünü oluşturmuştu. Dünyaların savaşları
çok karmaşık değildir. Biri diğerini yok eder veya biri ötekinden ayrılır veya
biri başkasıyla birleşir... Hangi dünyanın ne yaptığını takip etmek kolaydır
çünkü kuvvetsel bütünlüklerini, yani kimliklerini ya da kendilerine has
renklerini yok olana kadar korurlar. Ama evrenlerin savaşında kuvvetler
dönüşüme uğrar, karmaşıklaşır, içsel olarak çoğalır, yani lafın gelişi-insanın
görüşü olgunlaşırlar. Dünyalar düzeyinde bazı savaşlar biter, başka savaşlar
başlar ama evrenler düzeyinde başı sonu, içi dışı, ucu bucağı olmayan tek bir
savaş söz konusudur.
İşte Ahmet’in içine çocukluğunda kimbilir hangi yolla sızmış
olan da bu evrenler savaşının kimbilir hangi kuvvetleriydi. Belki bir gece
evinin bahçesinde yıldızlı gökyüzüne bakarken çarpılmıştı onlara, belki gözleri
gri olduğundan... Bilinmez. Ama sızmışlardı bir kere ve bu sızıntı onu
kendisinden çok daha büyük ama ancak kendisi kadar gerçekleştirebildiği sonsuz
bir hareketin - bu durumda bir kıvranışın - parçası haline getirmişti. Evet, varoluşu
kelimenin tam anlamıyla bir kıvranışa dönüşmüştü o andan itibaren.
Tabi Ahmet'in aklına hiç böyle şeyler gelmemişti. Böyle
şeyleri düşünmesine de gerek yoktu zaten. Sadece bir şeyler yapmalıydı.
İçindeki hareketten kurtulmak için ona bir gerçekleştirme biçimi gerekiyordu.
Ne yapmalı diye düşünürken aklına limon ağacı yetiştirmek geldi. Bu kasabada
yetişmeyen tek türün narenciye olduğunu herkes bilirdi. Bunun asıl sebebi narenciyenin ve özellikle de limonun tekdüzeliğin ağır kuvvetini kaldıramayacak kadar hassas olmasıydı; ama tabi bitkilerin hassasiyeti mefhumu da, yaşamın yaratıcı güçlerinin izlerini taşıyan diğer pekçok mefhum gibi bu kasabanın varoluş seviyesini aşan bir şeydi. Tam da bu sebeple, yani burada yetiştirmesinin imkansız olduğu gerçeğinden yola çıkarak bir
limon ağacı dikmeyi kafasına koydu. Bu göründüğü kadar sıradan bir girişim
olmadığı için uygulama yöntemi de sıradan olmadı. Aslında işin içinde bir ağaç dikmekten çok daha büyük hesaplar, evrenlerin hesapları vardı. Bu hesaplar
hiç de insani olmayan hesaplar olduğu için, kendinden çok daha büyük bir hareketin
kurbanı olduğu için ve mantık en zayıf halinde her şeye gerekçe yaratabilen bir
güç olduğu için, işe tek katlı evinin zeminini kırarak başladı. Madem limon dışarıdaki bahçede yetişmiyordu, onu evin içine dikecek, tüm uygun koşulları oluşturacak ve meyve verene kadar gözü gibi bakacaktı.
Bütün kasabanın, hatta dünyanın geleceği bir limon ağacına
bağlıydı şimdi. Ama
limon fidanı ilk diktiği yeri, yani güney cepheli salonu sevmedi. Gördüğü
özenli bakıma rağmen bir süre sonra kurumaya başladı. Ahmet vazgeçmedi,
vazgeçemezdi. Ona, her şeyi çepeçevre saran sıradanlığın içinde zavallılığa dönüşen içsel hareketine, özünün izine, izinin duygulanımına katlanma gücü veren tek şey bu limon fidanıydı şimdi. Güneybatı cepheli odanın da zemini kırarak bu sefer fidanı oraya
dikmeyi denedi. Bu arada işi gücü bırakmış, günlerini fidanla ilgilenerek geçirmeye başlamıştı.
Annesi, kızkardeşi onun için endişeleniyor, kasabada delirdiği konuşuluyordu. O hiç umursamadı, çünkü limon ağacında kendisi de dahil kimsenin anlamadığı,
anlayamayacağı daha önemli bir şeyler vardı. Günler ayları, aylar yılları
kovalarken evin zeminindeki beton tümüyle kırılmış, duvarlar da sallanmaya
başlamıştı. Annesiyle kızkardeşi bu sırada içinde yaşanılabilirliği kalmayan evden
çıkarak dayısının yanına taşınmış, onu çok sevgili ağacıyla yalnız bırakmışlardı.
Fidan da sanki yalnızca tüm bu gayretleri boşa çıkarmamak için kendini
zorluyormuşçasına biraz büyümüştü.
Ahmet’in düşünmesine gerek yoktu demiştik ama böyle anormal bir hareketi neden yaptığını anlaması için belki de biraz düşünse iyi olurdu. Tekdüzeliğin ivmesinden kurtulmak için onu kırmalı, ondan daha büyük bir ivme yaratmalıydı. Evin zeminini kırdıkça tekdüzeliğin sonsuz hızlı hareketini kesintiye uğratıyor, kasabanın fizik kanunlarında giderek genişleyen bir çatlak yaratıyordu. Kasabayı ıraksayan dünya onu yeniden içine katmak için harekete geçmeye başlamıştı daha ilk darbede. Bu ev kasabanın dünyası için bir karadelikti. Karadeliğin merkezinde de bir limon ağacı duruyordu. Ahmet limon ağacına yaklaştıkça hafifliyor, uzaklaştıkça ağırlaşıyordu. Ağaç binbir güçlükle kök saldıkça kendi toprağının kırılgan dengesini çatlatıyordu.
Yıllar sonra bir gün, yine fidana bakarak geçirdiği
saatlerin kimbilir kaçıncısında kasabanın yeryüzü, dengesinden çatladı. Limonun kökü o fark edilemez sınıra bir anda erişmiş, kasabanın tekdüzelik ivmesi bir anlığına kesintiye uğramıştı. Açılan görünmez çatlaktan inceden bir ıslık sesi duyulmuştu.
O günden sonra Ahmet’i gören olmadı. Sanki yer yarılmış
içine girmişti. Kayboluşunu alıp başını dağlara gittiği, kasabadan ayrılıp şehre kaçtığı, kendini öldürdüğü ya da isimleri söylenmeyen üç harflilere karıştığı gibi birçok rivayet izledi. En popüler olan sonuncusuydu tabi. Arada sırada çoğu yıkılmış eski evden duyulan ince ıslık sesi
de, kasabada çocuklara bir korku hikayesi olarak anlatılan bu üç harfliler rivayetini desteklemek için kullanıldı. Oysa o belli belirsiz ıslık sesi, tekdüzeliğin kuvvetlerini alt ederek başka evrenlere giden bir kapı açan Ahmet'in iziydi yalnızca. O yok olmamıştı, hatta yok olmamayı garantiye almıştı. Bu öykü aslında bir başarı öyküsüydü, inatla özünün izini izleyip kendini oluşturan kuvvetlere karışmayı başarmanın ve böylece bir evrene dönüşerek evrenlere katılmanın öyküsü. Ve kasabalı bu öyküyü nasıl korku dolu anlatırsa anlatsın, her nesilde öykünün özünü belli belirsiz hisseden ve kasabanın tekdüzelik kuvvetlerini az çok tahrip eden birkaç güzel çocuk çıkmaya başlamıştı.
x
Etiketler:
deneme,
evrenler,
kuvvetler,
limon ağacı,
öykü,
tekdüzelik,
yeryüzü
24 Şubat 2017 Cuma
Haberci
Hep bir başlangıcın imkansızlığı, bir bitişin gerçek dışı boşluğu, bir ortanın dilsizliği...
Dilimi yuttum, ağzım şişti. Yutmak değil kesip atmak gerekiyordu demek ki... Kesip atınca yokluk acımıyor mu sanki? Kendimi içinde bulacağım o mesafeyi de kaybettim. Sadece anlamsız bir düşüş var sürekli. Başı sonu olmayan istemsiz bir hareket. Zeminsiz bir sürükleniş.
Yazmaya mecburum ama ne yazacağımı bilmiyorum. Dil her yöne doğru uzaklaşıyor, ufalanıyor, parçalanıyor, bazen eriyor, bazen sıvılaşıp akıyor parmaklarımın arasından. Bazen bakıyorum parmaklarım da onunla birlikte sıvılaşıyor, kağıda damlıyor. El bile elle tutulur değil artık. Sanki daha önce elle tutulur olduğu bir zaman vardı; çok eski, hiç yaşanmamış bir geçmiş belki... Varlığına inanmadığım anılar içinde görüyorum ellerimi. Sonra o eller bir çuvalın ağzını bağlıyor boğaz köprüsünde, çuvalı aşağı atıyor, içinde ben varım. En azından bu düşüşün bir sonu var. Az sonra karanlık ve soğuk sularda son bulacak her şey.
Ne kadar sürüyor ölmek? Endişeyle merak ediyorum. Ya o dehşette takılıp kalıyorsa insan? Leibniz bunu mu demek istemişti acaba insanların ölmeden önce ne kadarlarsa sonsuza kadar öyle kaldıklarını söylerken? Belki böyle bile dememişti. Şimdi düşerken zaman ne kadar uzuyorsa o kadar spekülasyon yapıyorum. Hala henüz olmamış, ancak olacağı kesin bir şeylerin endişesi... Ölürken bile banallikten kurtulamıyor insan. İnsanların gözlerindeki banal vahşilik örneğin; yabancılığın değil yamyamlığın banalliği. Ellerimde de aynısını gördüm çuvalımı bağlarken. Parçalanmaktan mı kaynaklanıyor bu şiddet? Bir araya gelmek için bu kadar uğraşıp toplanınca birbirini parçalamak ne demek?! Nerede bir insan topluluğu görsem korkuyorum bu yüzden. Her birinin kendine özgü bir ritüeli var. Öğütme, pişirme, salamura yapma... Hep bir çeşit parçalanmayı gerektiriyor ama. Ben hep direndim parçalanmaya. Belki de ondan sonunda kendi kendine ayrıldı ellerim benden. Parçalanmaya direnip insan dünyasında kalmayı sürdüremez kimse çünkü. İnsan dünyası da umrumda olmazdı aslında o olmasaydı. Dilimi yutmam, ellerimi kaybetmem hep onun yüzünden. Anlatmaya, onu tutmaya çalıştım. Beni parçalama diye çok yalvardım. Olmadı. Sıvı hale, gaz hale geçtim. Yine kurtulamadım. Oysa o sadece bir haberciydi. "Parçalanacaksın," dedi ve arkasını dönüp gitti. Haberciden kaynaklanıyordu haber. Haberciyi ikna etsem gerçek değişecekti. Ama o kendisinin yalnızca bir haberci olduğuna inandığından, ne onu ikna edebildim ne gerçeği değiştirebildim. Üstelik kaç zaman önce hiçbir habercinin yalnızca haberci olmadığına ikna edilemeyeceğini de öğrenmiştim. Kim bilir daha önce kaç tanesine ısrarla "haber sensin!" demiştim. Karanlık kadar ikna edici değilim ne yazık ki...
Numen oranım fazla mı kaçmış nedir? Az sonra daha önce kim bilir kaç ölüyü ağırlamış olan boğazın sularında tüm oranlarım dağılacak asla bir hayal-ete dönüşmemek üzere. Belki cıvık-mantarlara katılırım ama. Kim bilir...
Dilimi yuttum, ağzım şişti. Yutmak değil kesip atmak gerekiyordu demek ki... Kesip atınca yokluk acımıyor mu sanki? Kendimi içinde bulacağım o mesafeyi de kaybettim. Sadece anlamsız bir düşüş var sürekli. Başı sonu olmayan istemsiz bir hareket. Zeminsiz bir sürükleniş.
Yazmaya mecburum ama ne yazacağımı bilmiyorum. Dil her yöne doğru uzaklaşıyor, ufalanıyor, parçalanıyor, bazen eriyor, bazen sıvılaşıp akıyor parmaklarımın arasından. Bazen bakıyorum parmaklarım da onunla birlikte sıvılaşıyor, kağıda damlıyor. El bile elle tutulur değil artık. Sanki daha önce elle tutulur olduğu bir zaman vardı; çok eski, hiç yaşanmamış bir geçmiş belki... Varlığına inanmadığım anılar içinde görüyorum ellerimi. Sonra o eller bir çuvalın ağzını bağlıyor boğaz köprüsünde, çuvalı aşağı atıyor, içinde ben varım. En azından bu düşüşün bir sonu var. Az sonra karanlık ve soğuk sularda son bulacak her şey.
Ne kadar sürüyor ölmek? Endişeyle merak ediyorum. Ya o dehşette takılıp kalıyorsa insan? Leibniz bunu mu demek istemişti acaba insanların ölmeden önce ne kadarlarsa sonsuza kadar öyle kaldıklarını söylerken? Belki böyle bile dememişti. Şimdi düşerken zaman ne kadar uzuyorsa o kadar spekülasyon yapıyorum. Hala henüz olmamış, ancak olacağı kesin bir şeylerin endişesi... Ölürken bile banallikten kurtulamıyor insan. İnsanların gözlerindeki banal vahşilik örneğin; yabancılığın değil yamyamlığın banalliği. Ellerimde de aynısını gördüm çuvalımı bağlarken. Parçalanmaktan mı kaynaklanıyor bu şiddet? Bir araya gelmek için bu kadar uğraşıp toplanınca birbirini parçalamak ne demek?! Nerede bir insan topluluğu görsem korkuyorum bu yüzden. Her birinin kendine özgü bir ritüeli var. Öğütme, pişirme, salamura yapma... Hep bir çeşit parçalanmayı gerektiriyor ama. Ben hep direndim parçalanmaya. Belki de ondan sonunda kendi kendine ayrıldı ellerim benden. Parçalanmaya direnip insan dünyasında kalmayı sürdüremez kimse çünkü. İnsan dünyası da umrumda olmazdı aslında o olmasaydı. Dilimi yutmam, ellerimi kaybetmem hep onun yüzünden. Anlatmaya, onu tutmaya çalıştım. Beni parçalama diye çok yalvardım. Olmadı. Sıvı hale, gaz hale geçtim. Yine kurtulamadım. Oysa o sadece bir haberciydi. "Parçalanacaksın," dedi ve arkasını dönüp gitti. Haberciden kaynaklanıyordu haber. Haberciyi ikna etsem gerçek değişecekti. Ama o kendisinin yalnızca bir haberci olduğuna inandığından, ne onu ikna edebildim ne gerçeği değiştirebildim. Üstelik kaç zaman önce hiçbir habercinin yalnızca haberci olmadığına ikna edilemeyeceğini de öğrenmiştim. Kim bilir daha önce kaç tanesine ısrarla "haber sensin!" demiştim. Karanlık kadar ikna edici değilim ne yazık ki...
Numen oranım fazla mı kaçmış nedir? Az sonra daha önce kim bilir kaç ölüyü ağırlamış olan boğazın sularında tüm oranlarım dağılacak asla bir hayal-ete dönüşmemek üzere. Belki cıvık-mantarlara katılırım ama. Kim bilir...
4 Temmuz 2016 Pazartesi
çözül(eme)me
İnsanlar arasında dolaşıyorum dağlarda, ovalarda, nehir kenarlarında dolaşır gibi. Bana yol gösteren tek şey onlar. Bir haritam ya da pusulam yok. Bazen her şey o kadar net okunur oluyor ki anladığıma seviniyorum. Cin Ali kitaplarına bakar gibi... "Ali topu tut." Sonra birden her şey birbirine karışıyor, resimler yer değiştiriyorlar, birbirlerinin içine giriyorlar. Ali topu tutarken bir bakıyorum ki ne Ali var ne top. Baktığım resimde yalnızca simgeler var. Çin alfabesi gibi. Neyi ifade ettiğini bilmeden anlayamıyorsun. Ama ben bir tek Latin alfabesinden anlarım diyorum, bu sefer inadına cümle kuruyorlar. Cümle içinde olursa daha iyi anlarmışım gibi sanki. Yan yana bir sürü anlamsız simge! Arada bir el topu tutuyormuş gibi mi geldi yoksa? Bunun anlamı Ali'nin topu tutmasından başka bir şey midir? Sonra yine her şey birbirine karışıyor. Bir bakıyorum iki çöp adam ip atlıyor. "Ali ip atla!" Basit çizgilerden başka bir şey yok. Bir önceki sahne sanki hiç yaşanmamış gibi... Ali sen ne yapıyorsun, diye soruyorum. "İp atlıyorum," diyor. Kurduğu bir nesne bir yüklemden oluşan bu kısa cümle içinde sesinin tonu, vurgulaması bin kere değişiyor. Bir cümlenin bir kerede bu kadar çeşitli şekillerde söylenebiliyor olmasına şaşırıyorum. Sonra çöp adamlar yine hareket etmeye başlıyorlar. Elimdeki ilkokul kitabı sanki her baktığımda değişiyor. Ali, diyorum, bak gel anlaşalım, ipin bir ucundan ben tutayım, sen atla ya da topu tutmaktan sıkıldıysan at bana, top oynayalım ama böyle yapma, alfabeni öğret bana. Ali sürekli ben yokmuşum gibi davranıyor. Ali'ye bu yüzden mi cin diyorlar acaba? Ona cin diyen kim? O insanla bir tanışsam diyorum, belki de tüm bunların sebebini o biliyordur diye... sorarım söyler diye...
İnsanların arasında dolaşıyorum dedim ya. Soruyorum, Ali'ye niye cin diyorsunuz? Birkaç cümle kuruyorlar. Ama her cümlenin sesi kendi içinde bin parçaya bölünüyor, bozuk bir kaset dinliyorum sanki. Hepsi Ali gibi konuşuyor. Sesler, vurgular birbirine karışıyor. Hiçbir şey anlamıyorum. Şimdi o duyduğum sesler de Ali'nin bana kağıt üstünde yaptığı oyuna benziyor. Herkes bilmediğim dillerde konuşuyor ya da aslında onlarda dil diye bir şey yok belki, sadece ses çıkarıyorlar. İnsanların kafalarında dolaştıkça... buraların dolaşılacak yerler olmadığını anlıyorum. Dağlar, ovalar, nehir kenarları gibi değiller. Ayağını bir yere basamıyorsun, önünü arkanı göremiyorsun. Atomlarına ayrılmışlar gibi sanki. Bir birleşseler sudan havaya, ekmekten taşa kadar, zirvesi bulutlarla kaplı muhteşem dağlardan köpük dalgalar yapan denizlere kadar her şey olabilen bu küçük parçalar... inadına birleşmiyorlar. Boşlukta asılı bile değilim. Düşünün artık. Yalnızca boşluktayım. Her şeyin atomlara ayrıldığı bu garip yerde ben nasıl birleşik kalıyorum, diye soruyorum kendime. Ben buralarda ben olarak nasıl dolaşıyorum yani? Bir bakıyorum arkamda bir film şeridi uzanıyor binlerce karesiyle. Karelerin herbirinde ben varım ve yine o boşlukta duruyorum. Birinde gülüyor, diğerinde ağlıyorum. Etrafımda parça parça atomlar... Demek ki ne dağ olmuş, ne deniz... Bunlar hep böyle birbirlerinden ayrılarmış. Peki şimdi ne oldu da gerçek hallerini görebildim? Ya da acaba bunların hepsi bir rüya mı? Başıma bir ağrı giriyor. İşte gerçek bir şey! Başım ağrıyor. Uyanacağım herhalde, diyorum. Gözümü bir açıyorum. Boşlukta kuyruğumdaki film şeridine asılı dururken buluyorum kendimi. Dalga dalga üzerime gelen denizi, güneşin sıcaklığının kemiklerime işlediği kumsalı özlüyorum...
İnsanların arasında dolaşıyorum dedim ya. Soruyorum, Ali'ye niye cin diyorsunuz? Birkaç cümle kuruyorlar. Ama her cümlenin sesi kendi içinde bin parçaya bölünüyor, bozuk bir kaset dinliyorum sanki. Hepsi Ali gibi konuşuyor. Sesler, vurgular birbirine karışıyor. Hiçbir şey anlamıyorum. Şimdi o duyduğum sesler de Ali'nin bana kağıt üstünde yaptığı oyuna benziyor. Herkes bilmediğim dillerde konuşuyor ya da aslında onlarda dil diye bir şey yok belki, sadece ses çıkarıyorlar. İnsanların kafalarında dolaştıkça... buraların dolaşılacak yerler olmadığını anlıyorum. Dağlar, ovalar, nehir kenarları gibi değiller. Ayağını bir yere basamıyorsun, önünü arkanı göremiyorsun. Atomlarına ayrılmışlar gibi sanki. Bir birleşseler sudan havaya, ekmekten taşa kadar, zirvesi bulutlarla kaplı muhteşem dağlardan köpük dalgalar yapan denizlere kadar her şey olabilen bu küçük parçalar... inadına birleşmiyorlar. Boşlukta asılı bile değilim. Düşünün artık. Yalnızca boşluktayım. Her şeyin atomlara ayrıldığı bu garip yerde ben nasıl birleşik kalıyorum, diye soruyorum kendime. Ben buralarda ben olarak nasıl dolaşıyorum yani? Bir bakıyorum arkamda bir film şeridi uzanıyor binlerce karesiyle. Karelerin herbirinde ben varım ve yine o boşlukta duruyorum. Birinde gülüyor, diğerinde ağlıyorum. Etrafımda parça parça atomlar... Demek ki ne dağ olmuş, ne deniz... Bunlar hep böyle birbirlerinden ayrılarmış. Peki şimdi ne oldu da gerçek hallerini görebildim? Ya da acaba bunların hepsi bir rüya mı? Başıma bir ağrı giriyor. İşte gerçek bir şey! Başım ağrıyor. Uyanacağım herhalde, diyorum. Gözümü bir açıyorum. Boşlukta kuyruğumdaki film şeridine asılı dururken buluyorum kendimi. Dalga dalga üzerime gelen denizi, güneşin sıcaklığının kemiklerime işlediği kumsalı özlüyorum...
12 Şubat 2016 Cuma
karain'in hayal-etleri
Karain’in hayal-etleri
Gündüz hayal
Gece ettirler
Mağaranın karanlığı gecenin aydınlığını bastırırken
Gündüz eti hayal eder
Gece hayallerini yerler
Karain’in hayal-etleri cahildir
Bilmezler yerin yüzünün kalın olduğunu
Hayal ettir
Bilinç ten
Hayallerini yemek için eti tenden ayırıp
Yeryüzünün derisini canlı canlı yüzerler
Karain'in hayal-etleri korkaktır
Teni etten sıyırdıklarında bir bakarlar ki yoklar
Yok-lukları açlıkları demektir, dehşettir
Gündüz mağara duvarlarına korkularını çizer
Korkularıyla tenlerini kalınlaştırır
O gecenin ziyafetini böyle hazırlarlar
Karain'in hayal-etleri
Kalınlaşmış tenlerini hazmedemez kusarlar
Gündüz olur, mağara kokar
Kokunun nereden geldiğini anlamadıklarından, onu görünmez düşmanları ilan ederler
Duvarlara bu sefer vahşi savaş sahneleri çizip
O gece yiyecekleri teni de böyle kalınlaştırırlar
23 Aralık 2015 Çarşamba
muğlağa övgü
"2 üssü 2 kafasından kurtul," dedi en son, acayip bir bilimkurgu filminden çıkmış gibi duran bir sürü canlandırmayla hepimizi kısıtlayan bu kafayı anlattıktan sonra. "Dört boyutlu bir kısıtlanmışlık var herkesin kafasında. Ama bu bildiğimiz üç boyut ve dördüncü boyut olarak zamandan oluşmuyor. Her boyuta zaman işlemiş durumda zaten. Çizgilerden değil, kristallerden oluşmuş bir dört boyutlu çokgen düşün. Çizgi diye bir şey yok dünyada. İçi zamanla dolu olmayan bir şey yok."
Gözümün önünde sayısız ve çeşitli boyutlarda, uzunluklarda kristallerden oluşmuş devasa bir yapı belirdi. Oturulmak için yapılmamış barok tarzı bir tahta benziyordu. Birbirinin içine her nasıl olduysa geçmiş olan dev kristaller parlıyordu. Ama gerçekten dört boyutluydu. Tuhaf bir dört boyuttu bu, 2 üssü 2 gibi, iki boylamsal, iki enlemsel düzlem vardı. Boylamsal ve enlemsel düzlemlerin biri küçük, diğer büyüktü, ama büyük olanlar küçüklerin içinde çıkıyor, onlardan yükseliyordu. En önde gibi görünen küçük enlemsel düzlem uzamdı. Diğer küçük enlemsel düzlem kristallerin içindekiyle farklı bir yapıya sahip zamandı. Büyük olanlarsa, bilincin uzamı ve zamanı gibi geldi bana. İki tarafta devasa bir barok yapı, sert çizgileriyle tehdit edici biçimde duruyordu.
"Şimdi," dedi, "ceketini çıkar ve gidip şu yapının iki tarafına as."
"Ama bu mümkün gibi görünmüyor," dedim. "Baksana ne kadar büyük! Ceket orayı kaplamaz ki."
"Dediğimi yap."
Tedirginlikle yapıya yaklaştıkça gerçekten giderek küçüldüğünü gördüm. Burası her neresiyse perspektif oldukça farklıydı, sanki tersinden işliyordu. Yaklaştıkça küçülen yapı hala elle tutulabilecek gibi görünmüyordu. Ama bana, ceketi görünce uysallaşmış, tehdit ediciliğinden eser kalmamış gibi geldi. Ceketi normal bir sandalyenin arkasına asar gibi astım. Şaşırdıkça bunu yapmak daha da kolaylaşıyordu sanki. Garip bir şekilde şaşkınlığımın onun biçimini bozduğunu, onu küçülttüğünü, elle tutulur hale getirdiğini hissettim. Ama bu nasıl mümkün olabilirdi?
"Her şey mümkün, tek anlaman gereken de bu," dedi güven verici bir ses tonuyla. "Bu yapı insan yapısı. Tek sorun insanların bunu bilmiyor olmaları. Ona doğal bir yapıymış gibi davranmaları. O da bunlardan beslendikçe büyüyor, aşılmaz bir duvar, içinden çıkılmaz bir hapishane halini alıyor. 2 üssü 2 derken de bunu kastediyorum. Gerçek olan tek şey orada, arada var olan üs. 2'leri eklemezsen yokmuş gibi duruyor, değil mi? Oysa gerçekte olmayanlar o 2'ler. Gerçekte yalnızca bir var, bir ile üs aynı şeyler. Üs, yani kuvvet her yerde bir anlamlı yani. Bir düşün, tek başına 2 ile ne yapabilirsin? Rakamlar, içinde ancak kaybolabileceğin şeylerdir. Onlar tam olarak şeylerdir. Kendi içinde, durağan, sabit... Onları ancak bir kuvvetle hareketlendirerek canlandırabilirsin. O kuvvet de zamandan başka bir şey değildir. Ama insan aklı zamanı anlamadığı için, anladığı tek şey olan ve malzeme olarak kullanabileceği verileri seçer. Onları ayırır, parçalar, sonra parçaları birleştirir, sağlamasını bile yaparak yeniden bütünü elde ettiğini sanır. Oysa bütün parçaların basitçe yeniden birleştirilmesinde değildir. Daha parçalarken, bizzat parçalayabilme yeteneğinin kendisinde parıldayan bir şey var. Aklın hatası, parçalama işleminin kendisine kör olmasında, parçaların arasını boş sanmasındadır. Bizi hapseden de bu körlük."
Anlıyordum yavaş yavaş. Özgürleşeceğiz diye aklın kölesi olmuş, o tahtın tehdit ediciliğinden korkarak yaşıyorduk. Hareket alanımızın tümünü o taht kaplıyordu. Dışımız daralmış, dışa akıtamadığımız içimiz de boşalmıştı sanki. Oysa boş değildi içimiz, yalnızca bizi biz yapan, bir var oluşa sahip olmamızı, içimizden yaşamın geçmesini sağlayan, içimizde yaşamı üreten o kırığı akla uygun olmadığı için kapatmıştık. Her şeyi aynılaştırmak, biçimselleştirmek, kategorize etmek peşindeydi akıl, bunu da ancak kontrol edemediği o zaman kırığını kapatarak yapabiliyordu. Dünyaya hakim olmak için kendimizi feda etmiştik. Evet, her şey absürttü, yaşam denen şeyin akılla düşününce hiçbir anlamı yoktu. Tüm anlamlar en ufak bir akıl müdahalesiyle yok edilebiliyordu, demek bunlar gerçek değildi. Deli saçması! Naziler de çok akılcılardı örneğin, aklın istediği gibi hüküm sürdüğünde varacağı tek yer ölüm oluyordu doğal olarak. Oysa mucize, aklın iddia ettiği gibi her şeyin anlamsız olmasında değil, bu anlamsızlığın içinden o çok hassas anlamın doğmasındaydı. Anlamsızlığın içinde oyun oynanabilmesindeydi mucize. Oyun ancak anlam yaratarak varolabilen bir şeydi. Bir çocuk belirli bir süre için ebe olduğuna inanmazsa, diğer çocuklarla nasıl ebelemece oynardı? Aslında bu kadar basitti her şey. Mutlak anlamın olmadığını göstermekte son derece başarılı olan akıl, geçici anlamların üretimi konusunda tek kelime söyleyemiyordu. Oysa yaşam sürekli olarak geçici anlamlar yaratıyordu. Tohumdan filizlenen bitki, yumurtadan çıkan civciv, doğumlar, bu doğumlarda oluşan tekillikler olduğu sürece anlam var olacaktı. Tüm evren bir tekilllikti zaten ve akıl, kendi biçimine fazlasıyla inandığı için bunu görmekten acizdi. Deli saçması olan aklın bu fanatikliğiydi.
Her şey parçalanabiliyor evet. Tüm tekillikler dağılıyor eninde sonunda. Ama dağılıyor nasılsa diyerek tekilliklere inanmamak nasıl dehşetli bir korkaklığın ürünüdür? İnsanın kendine inancı nasıl bu kadar yok olmuş olabilir? Şimdi tüm dünyanın acı çekmesine neden olan şu din fanatikliğinin özünün burada olduğu nasıl görülmez? İnsanlar bir mutlak aramıyorlar aslında. Tanrıda buldukları şey, mutlaktan çok daha başka, çok daha değerli bir şey: Bütünlük. Bu bütünlük parçaların birleştirilmesiyle elde edilen bir bütünlük değil. Bu bütünlük, herkesin kendi içinde bulabileceği zamanın çatlağının yarattığı bütünlük. Oluşun bütünlüğü. Ama oluşun bütünlüğünü oluşun parçalarında bulamayız. Parçalara değil, parçaların arasına, ışığın sızdığı yere bakmamız gerekiyor. Oluşun bütünlüğü, Tanrı gibi bir mutlak oluşunda değil, her türlü mutlağı reddedişindedir. Tekilliklerin, yani anlamların sürekli dağılıp yeniden başka tekillikleri, başka anlamları oluşturuşundadır. Yalnızca tek bir anlamda bütündür zaman: muğlak oluşunda. İçinden doğduğumuz, içinde varolduğumuz bu muğlaklıktan neden korkuyoruz? Neden insanların aradıklarının bütünlük olduğunu, bu bütünlüğün zaten her zaman şimdi ve burada olduğunu anlamamakta diretiyoruz? Çünkü en devrimcisinden en muhafazakarına kadar herkeste bir sabitleme isteği var. Hadi muhafazakarın zaten yaşamdan yana olma iddiası yok da, devrimcinin bu ölüm istencini ne yapacağız? Ölüyoruz teker teker, üçer beşer, yüzer yüzer ve hala zamandan, oluştan korkarak kendimizi, metaya indirgediğimiz maddeye kapatıyoruz. Devasa tahtımız bizi sıkıştırıyor kenara, korkumuzdan beslenerek büyüyor ve hala bir ceketin yapabildiği şeyi yapamıyoruz. Birbirimizi temsillerle, dille anlamaya çalışıyoruz. Oysa ancak dilin kırılmalarında, kelimelerin yıkıldığı, içlerinden zamanın geçtiği yerlerde aynı oluşa katıldığımızı, aynı gökyüzünün altında olduğumuzu görebileceğimizi anlamamakta neden ısrar ediyoruz? Felsefe büyük lafların edildiği bir yer değildir. Şiir de "varoluşun estetize edilmesinden" çok başka bir şeydir. Felsefe de, şiir de, sanat da, "şen" bilim de, bizim içimizde o dehşet verici tahta dönüşmüş küçük aklımızla anlayamadığımız, göremediğimiz bir yere işaret eder. Aç kafanı, al şu ceketi at seni sıkıştıran tahtının üstüne, göreceksin ki aklının alamayacağı bir evren var, der hepsi. Aklının almaması da iyidir, kontrol edemezsin, sabitleyemezsin çünkü bu tek anlamlı oluşu. Ama oluşa katılarak oyun oynayabilir, böylece o bütünlüğü içinde hissedebilirsin. İçin-dışın yok zaten, fark iç-dış arasında ya da sen-ben arasında değil. Fark oluşun ta kendisi. Fark verili olanlar arasında, görülebilen bir yerde değil, fark muğlağın yaratımında. Herkes muğlak olana katıldığı ölçüde var. Buna ister Spinoza'nın Tanrısı de, ister Nietzsche'nin ebedi dönüşü, ister Bergson'un süresi, ister Merleau-Ponty'nin chiasm'ı... hepsi oluşun tek anlamlılığında, hepsi zamanın şimdi ve burada olan gelecek kipinde, yani mastar halinde hissedildiği ölçüde aynıdır. Büyük filozofların hiçbiri büyük laflar etmemiştir; hepsi, hissedilebilen ama dilin düzeni kırılmadan kendini açığa çıkarmayan tek gerçeğe, yani oluşa kendi varlıklarıyla işaret etmiştir. Mutlağa değil, muğlağa, muğlağın gerçek güzelliğine övgüdür hepsi. Muğlağın gerçekliğini hissedebilmek için de akla güdüyü davet etmek, arzu makinelerini akılla birlikte kuracakları hassas bir dengede çalışacak şekilde çağırmak gerekir. Akıl tek başına bir hiçtir, ancak arzuyla birlikte çalıştığında, maddesinin bilgisine arzu sayesinde sahip olduğunda üretken olabilir. Oluş da insanı ancak tek bir koşulda yanına alır: Ona inanıp, onunla birlikte kendini sürekli yaratması, sürekli oyun oynayabilmesi koşuluyla. Zaman, küçük akıllarımızla onun içini boşaltmadığımız, doğasını değiştirmeye çalışmadığımız, onu arzuyla kavrayabilmeyi başardığımız sürece hep devrimin yanındadır. Açlığını duyduğumuz bütünlük de bu kesintisiz devrimlerin üzerinde yükselir. Devrim de anlam da zaman da madde de onları mutlaklaştırmaya çalışmadığımız sürece, muğlaklıklarını sevinçle kabul ettiğimiz ölçüde gerçektirler.
Gözümün önünde sayısız ve çeşitli boyutlarda, uzunluklarda kristallerden oluşmuş devasa bir yapı belirdi. Oturulmak için yapılmamış barok tarzı bir tahta benziyordu. Birbirinin içine her nasıl olduysa geçmiş olan dev kristaller parlıyordu. Ama gerçekten dört boyutluydu. Tuhaf bir dört boyuttu bu, 2 üssü 2 gibi, iki boylamsal, iki enlemsel düzlem vardı. Boylamsal ve enlemsel düzlemlerin biri küçük, diğer büyüktü, ama büyük olanlar küçüklerin içinde çıkıyor, onlardan yükseliyordu. En önde gibi görünen küçük enlemsel düzlem uzamdı. Diğer küçük enlemsel düzlem kristallerin içindekiyle farklı bir yapıya sahip zamandı. Büyük olanlarsa, bilincin uzamı ve zamanı gibi geldi bana. İki tarafta devasa bir barok yapı, sert çizgileriyle tehdit edici biçimde duruyordu.
"Şimdi," dedi, "ceketini çıkar ve gidip şu yapının iki tarafına as."
"Ama bu mümkün gibi görünmüyor," dedim. "Baksana ne kadar büyük! Ceket orayı kaplamaz ki."
"Dediğimi yap."
Tedirginlikle yapıya yaklaştıkça gerçekten giderek küçüldüğünü gördüm. Burası her neresiyse perspektif oldukça farklıydı, sanki tersinden işliyordu. Yaklaştıkça küçülen yapı hala elle tutulabilecek gibi görünmüyordu. Ama bana, ceketi görünce uysallaşmış, tehdit ediciliğinden eser kalmamış gibi geldi. Ceketi normal bir sandalyenin arkasına asar gibi astım. Şaşırdıkça bunu yapmak daha da kolaylaşıyordu sanki. Garip bir şekilde şaşkınlığımın onun biçimini bozduğunu, onu küçülttüğünü, elle tutulur hale getirdiğini hissettim. Ama bu nasıl mümkün olabilirdi?
"Her şey mümkün, tek anlaman gereken de bu," dedi güven verici bir ses tonuyla. "Bu yapı insan yapısı. Tek sorun insanların bunu bilmiyor olmaları. Ona doğal bir yapıymış gibi davranmaları. O da bunlardan beslendikçe büyüyor, aşılmaz bir duvar, içinden çıkılmaz bir hapishane halini alıyor. 2 üssü 2 derken de bunu kastediyorum. Gerçek olan tek şey orada, arada var olan üs. 2'leri eklemezsen yokmuş gibi duruyor, değil mi? Oysa gerçekte olmayanlar o 2'ler. Gerçekte yalnızca bir var, bir ile üs aynı şeyler. Üs, yani kuvvet her yerde bir anlamlı yani. Bir düşün, tek başına 2 ile ne yapabilirsin? Rakamlar, içinde ancak kaybolabileceğin şeylerdir. Onlar tam olarak şeylerdir. Kendi içinde, durağan, sabit... Onları ancak bir kuvvetle hareketlendirerek canlandırabilirsin. O kuvvet de zamandan başka bir şey değildir. Ama insan aklı zamanı anlamadığı için, anladığı tek şey olan ve malzeme olarak kullanabileceği verileri seçer. Onları ayırır, parçalar, sonra parçaları birleştirir, sağlamasını bile yaparak yeniden bütünü elde ettiğini sanır. Oysa bütün parçaların basitçe yeniden birleştirilmesinde değildir. Daha parçalarken, bizzat parçalayabilme yeteneğinin kendisinde parıldayan bir şey var. Aklın hatası, parçalama işleminin kendisine kör olmasında, parçaların arasını boş sanmasındadır. Bizi hapseden de bu körlük."
Anlıyordum yavaş yavaş. Özgürleşeceğiz diye aklın kölesi olmuş, o tahtın tehdit ediciliğinden korkarak yaşıyorduk. Hareket alanımızın tümünü o taht kaplıyordu. Dışımız daralmış, dışa akıtamadığımız içimiz de boşalmıştı sanki. Oysa boş değildi içimiz, yalnızca bizi biz yapan, bir var oluşa sahip olmamızı, içimizden yaşamın geçmesini sağlayan, içimizde yaşamı üreten o kırığı akla uygun olmadığı için kapatmıştık. Her şeyi aynılaştırmak, biçimselleştirmek, kategorize etmek peşindeydi akıl, bunu da ancak kontrol edemediği o zaman kırığını kapatarak yapabiliyordu. Dünyaya hakim olmak için kendimizi feda etmiştik. Evet, her şey absürttü, yaşam denen şeyin akılla düşününce hiçbir anlamı yoktu. Tüm anlamlar en ufak bir akıl müdahalesiyle yok edilebiliyordu, demek bunlar gerçek değildi. Deli saçması! Naziler de çok akılcılardı örneğin, aklın istediği gibi hüküm sürdüğünde varacağı tek yer ölüm oluyordu doğal olarak. Oysa mucize, aklın iddia ettiği gibi her şeyin anlamsız olmasında değil, bu anlamsızlığın içinden o çok hassas anlamın doğmasındaydı. Anlamsızlığın içinde oyun oynanabilmesindeydi mucize. Oyun ancak anlam yaratarak varolabilen bir şeydi. Bir çocuk belirli bir süre için ebe olduğuna inanmazsa, diğer çocuklarla nasıl ebelemece oynardı? Aslında bu kadar basitti her şey. Mutlak anlamın olmadığını göstermekte son derece başarılı olan akıl, geçici anlamların üretimi konusunda tek kelime söyleyemiyordu. Oysa yaşam sürekli olarak geçici anlamlar yaratıyordu. Tohumdan filizlenen bitki, yumurtadan çıkan civciv, doğumlar, bu doğumlarda oluşan tekillikler olduğu sürece anlam var olacaktı. Tüm evren bir tekilllikti zaten ve akıl, kendi biçimine fazlasıyla inandığı için bunu görmekten acizdi. Deli saçması olan aklın bu fanatikliğiydi.
Her şey parçalanabiliyor evet. Tüm tekillikler dağılıyor eninde sonunda. Ama dağılıyor nasılsa diyerek tekilliklere inanmamak nasıl dehşetli bir korkaklığın ürünüdür? İnsanın kendine inancı nasıl bu kadar yok olmuş olabilir? Şimdi tüm dünyanın acı çekmesine neden olan şu din fanatikliğinin özünün burada olduğu nasıl görülmez? İnsanlar bir mutlak aramıyorlar aslında. Tanrıda buldukları şey, mutlaktan çok daha başka, çok daha değerli bir şey: Bütünlük. Bu bütünlük parçaların birleştirilmesiyle elde edilen bir bütünlük değil. Bu bütünlük, herkesin kendi içinde bulabileceği zamanın çatlağının yarattığı bütünlük. Oluşun bütünlüğü. Ama oluşun bütünlüğünü oluşun parçalarında bulamayız. Parçalara değil, parçaların arasına, ışığın sızdığı yere bakmamız gerekiyor. Oluşun bütünlüğü, Tanrı gibi bir mutlak oluşunda değil, her türlü mutlağı reddedişindedir. Tekilliklerin, yani anlamların sürekli dağılıp yeniden başka tekillikleri, başka anlamları oluşturuşundadır. Yalnızca tek bir anlamda bütündür zaman: muğlak oluşunda. İçinden doğduğumuz, içinde varolduğumuz bu muğlaklıktan neden korkuyoruz? Neden insanların aradıklarının bütünlük olduğunu, bu bütünlüğün zaten her zaman şimdi ve burada olduğunu anlamamakta diretiyoruz? Çünkü en devrimcisinden en muhafazakarına kadar herkeste bir sabitleme isteği var. Hadi muhafazakarın zaten yaşamdan yana olma iddiası yok da, devrimcinin bu ölüm istencini ne yapacağız? Ölüyoruz teker teker, üçer beşer, yüzer yüzer ve hala zamandan, oluştan korkarak kendimizi, metaya indirgediğimiz maddeye kapatıyoruz. Devasa tahtımız bizi sıkıştırıyor kenara, korkumuzdan beslenerek büyüyor ve hala bir ceketin yapabildiği şeyi yapamıyoruz. Birbirimizi temsillerle, dille anlamaya çalışıyoruz. Oysa ancak dilin kırılmalarında, kelimelerin yıkıldığı, içlerinden zamanın geçtiği yerlerde aynı oluşa katıldığımızı, aynı gökyüzünün altında olduğumuzu görebileceğimizi anlamamakta neden ısrar ediyoruz? Felsefe büyük lafların edildiği bir yer değildir. Şiir de "varoluşun estetize edilmesinden" çok başka bir şeydir. Felsefe de, şiir de, sanat da, "şen" bilim de, bizim içimizde o dehşet verici tahta dönüşmüş küçük aklımızla anlayamadığımız, göremediğimiz bir yere işaret eder. Aç kafanı, al şu ceketi at seni sıkıştıran tahtının üstüne, göreceksin ki aklının alamayacağı bir evren var, der hepsi. Aklının almaması da iyidir, kontrol edemezsin, sabitleyemezsin çünkü bu tek anlamlı oluşu. Ama oluşa katılarak oyun oynayabilir, böylece o bütünlüğü içinde hissedebilirsin. İçin-dışın yok zaten, fark iç-dış arasında ya da sen-ben arasında değil. Fark oluşun ta kendisi. Fark verili olanlar arasında, görülebilen bir yerde değil, fark muğlağın yaratımında. Herkes muğlak olana katıldığı ölçüde var. Buna ister Spinoza'nın Tanrısı de, ister Nietzsche'nin ebedi dönüşü, ister Bergson'un süresi, ister Merleau-Ponty'nin chiasm'ı... hepsi oluşun tek anlamlılığında, hepsi zamanın şimdi ve burada olan gelecek kipinde, yani mastar halinde hissedildiği ölçüde aynıdır. Büyük filozofların hiçbiri büyük laflar etmemiştir; hepsi, hissedilebilen ama dilin düzeni kırılmadan kendini açığa çıkarmayan tek gerçeğe, yani oluşa kendi varlıklarıyla işaret etmiştir. Mutlağa değil, muğlağa, muğlağın gerçek güzelliğine övgüdür hepsi. Muğlağın gerçekliğini hissedebilmek için de akla güdüyü davet etmek, arzu makinelerini akılla birlikte kuracakları hassas bir dengede çalışacak şekilde çağırmak gerekir. Akıl tek başına bir hiçtir, ancak arzuyla birlikte çalıştığında, maddesinin bilgisine arzu sayesinde sahip olduğunda üretken olabilir. Oluş da insanı ancak tek bir koşulda yanına alır: Ona inanıp, onunla birlikte kendini sürekli yaratması, sürekli oyun oynayabilmesi koşuluyla. Zaman, küçük akıllarımızla onun içini boşaltmadığımız, doğasını değiştirmeye çalışmadığımız, onu arzuyla kavrayabilmeyi başardığımız sürece hep devrimin yanındadır. Açlığını duyduğumuz bütünlük de bu kesintisiz devrimlerin üzerinde yükselir. Devrim de anlam da zaman da madde de onları mutlaklaştırmaya çalışmadığımız sürece, muğlaklıklarını sevinçle kabul ettiğimiz ölçüde gerçektirler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)